<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/">
	<channel>
		<title><![CDATA[Forumki.Com - Yaşamdan Yazıtlar]]></title>
		<link>https://www.forumki.com/</link>
		<description><![CDATA[Forumki.Com - https://www.forumki.com]]></description>
		<pubDate>Sat, 02 May 2026 10:35:26 +0000</pubDate>
		<generator>MyBB</generator>
		<item>
			<title><![CDATA[BİR YEMEK MASASININ YAŞAM ÖYKÜSÜ]]></title>
			<link>https://www.forumki.com/showthread.php?tid=2951</link>
			<pubDate>Mon, 25 Mar 2024 08:34:30 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.forumki.com/member.php?action=profile&uid=33">AdM</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.forumki.com/showthread.php?tid=2951</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">.Üre reçinesi adıyla da anılan madde, üre ve formaldehitin polimerleşmesi ile oluşur. Bu madde, bilinen ilk plastiklerden biridir. Bütün teknoloji ürünü madeler gibi öncelikle savaş endüstrisinde uçak pervanelerinin yapımında kullanılmıştır. Kontrplak gibi farklı yönlerde yapıştırılarak güçlendirilmiş ahşaptan yapılan uçak pervanelerinin imalatında; lamine ahşap katmanları arasına yapıştırıcı olarak ürereçinesi tatbik edilir. Ahşabın emerek lif dokusu içinde sertleşen reçine çok sağlam bir malzeme oluşturur.</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Daha sonra bu maddenin sivil yaşamımıza nasıl girdiğini merak ediyorsanız; ülkemizde mobilya üretiminde 60 lı yıllarda kullanılmaya başlanılan üzeri çeşitli desenlerde olup, sudan bozulmayan ince plastik kaplamaları anımsayabiliriz. Baskı tekniği ile desen verilen beyaz bir kağıt ve alt kat manlarda kullanılan kraft kağıdına üre reçinesi emdirilerek elde edilen bu kaplama levhaları mobilyalarımızla evlerimize girdi. Yine formaldehit bazlı bağlayıcılar ile oluşturulan yonga levhalarla birlikte mobilya imalatında terör estirip bütün geleneksel marangoz detaylarını alt üst ettiler.</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Bu “Formica” “Sunta” teröristleri bizim evimize de 1962 yılında girdi. O güne değin çekmecelerinde çatal kaşık bulundurulan, üzeri yeşil muşamba örtülü, masif ceviz tahtasından mamül kare masa salon-salomanjeli evimizin manje (!) kısmındaki yerini akçağaç desenli “Formica” masaya terk etti. “Formica” masa beraberinde üzeri camlı bir vitrin, altında yemek servislerinin saklanması için yapılmış bir büfe ve 8 sandalye ile birlikte salonun camlı bölme ile ayrılan yemek odasını işgal etmişti. Üzerinde camlı vitrin bulunan büfe ise benim için çok eğlenceli bir oyuncaktı. Bir bölümünün içinde iki katlı döner bir raf, içki içilmeyen evimizde içki şişelerin konulması için yapılmıştı. Sürgülü kapağı açıldığında içinde ışık yanardı. “Formica” pahalı olduğu için dolabın içi dişbudak kaplıydı. O yıllarda çocuk olmama rağmen dolabın içi bana çok daha güzel ve sıcak görünürdü. Emektar muşamba örtülü masamız gündelik kullanımda hizmete devam ettiğinden “Formica” masada yemek yediğimizi anımsamıyorum.</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Aradan iki yıl geçmişti ki annem ve babam borca girip yeni bir daire satın aldılar. Kirada bulunduğumuz evden çıkıp yeni daireye taşındığımızda “Formica” yemek masası da yeni evimizde yerini buldu. Talihsiz masa ilk kezyaşamının ikinci yılında, yılbaşında yeni evin kutlaması için gelen akrabalara verilen yemekte işlevine uygun olarak kullanıldı. Masa ortadan iki yana çekilerek açılmış, ara parçası konularak uzatılmıştı. Annem çeyiz sandığındaki yine o güne dek hiç kullanmadığı çeyizinden damaskus dokuması beyaz yemek örtüsünü sermiş üzeri nakışlı peçeteler ile masayı donatmıştı. Masa bu olaydan sonra anne ve babamın çalışma masası olarak gündelik işlevine devam etti. “Formica” nın çizilmemesi parlaklığını kaybetmemesi için bej rengi etamin bir kumaşa kanaviçe işlenmiş bir örtü üzerinden hiç eksikedilmedi. Annemin doktora doçentlik tezlerinin hazırlanması, babamın sınav kağıtlarını değerlendirmesi, ya da özel ders öğrencilerinin aldıkları dersler hep o masa üzerinde gerçekleşiyordu</span></span><br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">.Masanın ikinci kez açılıp uzatılarak kullanıldığını apartmanın tüm kat maliklerinin katıldığı iskan ruhsatı alınması için yapılan bir toplantıda şahit oldum. Bu toplantıda noterden gelen memur ile birlikte kanaviçe işlemeli etamin örtü de masada hazır bulunuyordu. Noter memurunun beraberinde getirdiği damga mürekkebi şişesinin devrilip üzerine dökülmesi ile örtü, günün anlam ve önemini anımsatan kalıcı bir hasara rağmen “Formica” yı kahramanca korumuştu. Kimyacı olan annemin uyguladığı çeşitli leke çıkarma yöntemleri ile hem bej rengi, hem de kanaviçe nakıştaki mor lale deseni yer yer soldu ama etamin örtü “Formica” yı koruma görevinden asla ayrılmadı.</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Formica masanın daha sonra da bir kez ablama söz kesilirken açık büfe gibi kullanıldığını anımsıyorum.</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Annem ve babam emekli olup İstanbul’a dönüş yaptıklarında İstanbul’daki yeni eve yeni bir yemek masası takımı alınmıştı. “Formica” masa da 20 yıl sonra ilk kez evin oldukça büyük mutfağında işlevine uygun bir günlük kullanıma kavuştu.</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Babamın vefatından sonra boşaltılan İstanbul’daki evden gelen “Formica” masa onu çizilmemesi için koruyan fedakar kanaviçe örtüsü olmaksızın yalnız başına yağmurda güneşte kalarak çiftliğimdeki verandada 3 yıl kadir bilen bilmeyen dostlara verilen yemeklerde görevini fedakarca üstlendi.</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Az önce kuzinemin kovasına attığım tutuşturmalık tahta kırıkları arasında “Formica” masanın son parçalarına da veda ettim. Anıların ve yanan masa parçalarının sıcaklığı odamı ve kahve suyumu ısıtırken son bir teşekkürü borç biliyorum.</span></span><br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">S.Y</span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">.Üre reçinesi adıyla da anılan madde, üre ve formaldehitin polimerleşmesi ile oluşur. Bu madde, bilinen ilk plastiklerden biridir. Bütün teknoloji ürünü madeler gibi öncelikle savaş endüstrisinde uçak pervanelerinin yapımında kullanılmıştır. Kontrplak gibi farklı yönlerde yapıştırılarak güçlendirilmiş ahşaptan yapılan uçak pervanelerinin imalatında; lamine ahşap katmanları arasına yapıştırıcı olarak ürereçinesi tatbik edilir. Ahşabın emerek lif dokusu içinde sertleşen reçine çok sağlam bir malzeme oluşturur.</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Daha sonra bu maddenin sivil yaşamımıza nasıl girdiğini merak ediyorsanız; ülkemizde mobilya üretiminde 60 lı yıllarda kullanılmaya başlanılan üzeri çeşitli desenlerde olup, sudan bozulmayan ince plastik kaplamaları anımsayabiliriz. Baskı tekniği ile desen verilen beyaz bir kağıt ve alt kat manlarda kullanılan kraft kağıdına üre reçinesi emdirilerek elde edilen bu kaplama levhaları mobilyalarımızla evlerimize girdi. Yine formaldehit bazlı bağlayıcılar ile oluşturulan yonga levhalarla birlikte mobilya imalatında terör estirip bütün geleneksel marangoz detaylarını alt üst ettiler.</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Bu “Formica” “Sunta” teröristleri bizim evimize de 1962 yılında girdi. O güne değin çekmecelerinde çatal kaşık bulundurulan, üzeri yeşil muşamba örtülü, masif ceviz tahtasından mamül kare masa salon-salomanjeli evimizin manje (!) kısmındaki yerini akçağaç desenli “Formica” masaya terk etti. “Formica” masa beraberinde üzeri camlı bir vitrin, altında yemek servislerinin saklanması için yapılmış bir büfe ve 8 sandalye ile birlikte salonun camlı bölme ile ayrılan yemek odasını işgal etmişti. Üzerinde camlı vitrin bulunan büfe ise benim için çok eğlenceli bir oyuncaktı. Bir bölümünün içinde iki katlı döner bir raf, içki içilmeyen evimizde içki şişelerin konulması için yapılmıştı. Sürgülü kapağı açıldığında içinde ışık yanardı. “Formica” pahalı olduğu için dolabın içi dişbudak kaplıydı. O yıllarda çocuk olmama rağmen dolabın içi bana çok daha güzel ve sıcak görünürdü. Emektar muşamba örtülü masamız gündelik kullanımda hizmete devam ettiğinden “Formica” masada yemek yediğimizi anımsamıyorum.</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Aradan iki yıl geçmişti ki annem ve babam borca girip yeni bir daire satın aldılar. Kirada bulunduğumuz evden çıkıp yeni daireye taşındığımızda “Formica” yemek masası da yeni evimizde yerini buldu. Talihsiz masa ilk kezyaşamının ikinci yılında, yılbaşında yeni evin kutlaması için gelen akrabalara verilen yemekte işlevine uygun olarak kullanıldı. Masa ortadan iki yana çekilerek açılmış, ara parçası konularak uzatılmıştı. Annem çeyiz sandığındaki yine o güne dek hiç kullanmadığı çeyizinden damaskus dokuması beyaz yemek örtüsünü sermiş üzeri nakışlı peçeteler ile masayı donatmıştı. Masa bu olaydan sonra anne ve babamın çalışma masası olarak gündelik işlevine devam etti. “Formica” nın çizilmemesi parlaklığını kaybetmemesi için bej rengi etamin bir kumaşa kanaviçe işlenmiş bir örtü üzerinden hiç eksikedilmedi. Annemin doktora doçentlik tezlerinin hazırlanması, babamın sınav kağıtlarını değerlendirmesi, ya da özel ders öğrencilerinin aldıkları dersler hep o masa üzerinde gerçekleşiyordu</span></span><br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">.Masanın ikinci kez açılıp uzatılarak kullanıldığını apartmanın tüm kat maliklerinin katıldığı iskan ruhsatı alınması için yapılan bir toplantıda şahit oldum. Bu toplantıda noterden gelen memur ile birlikte kanaviçe işlemeli etamin örtü de masada hazır bulunuyordu. Noter memurunun beraberinde getirdiği damga mürekkebi şişesinin devrilip üzerine dökülmesi ile örtü, günün anlam ve önemini anımsatan kalıcı bir hasara rağmen “Formica” yı kahramanca korumuştu. Kimyacı olan annemin uyguladığı çeşitli leke çıkarma yöntemleri ile hem bej rengi, hem de kanaviçe nakıştaki mor lale deseni yer yer soldu ama etamin örtü “Formica” yı koruma görevinden asla ayrılmadı.</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Formica masanın daha sonra da bir kez ablama söz kesilirken açık büfe gibi kullanıldığını anımsıyorum.</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Annem ve babam emekli olup İstanbul’a dönüş yaptıklarında İstanbul’daki yeni eve yeni bir yemek masası takımı alınmıştı. “Formica” masa da 20 yıl sonra ilk kez evin oldukça büyük mutfağında işlevine uygun bir günlük kullanıma kavuştu.</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Babamın vefatından sonra boşaltılan İstanbul’daki evden gelen “Formica” masa onu çizilmemesi için koruyan fedakar kanaviçe örtüsü olmaksızın yalnız başına yağmurda güneşte kalarak çiftliğimdeki verandada 3 yıl kadir bilen bilmeyen dostlara verilen yemeklerde görevini fedakarca üstlendi.</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Az önce kuzinemin kovasına attığım tutuşturmalık tahta kırıkları arasında “Formica” masanın son parçalarına da veda ettim. Anıların ve yanan masa parçalarının sıcaklığı odamı ve kahve suyumu ısıtırken son bir teşekkürü borç biliyorum.</span></span><br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">S.Y</span></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[YAŞAM YALANLARI VE MUTLULUK]]></title>
			<link>https://www.forumki.com/showthread.php?tid=2950</link>
			<pubDate>Mon, 25 Mar 2024 08:31:30 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.forumki.com/member.php?action=profile&uid=33">AdM</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.forumki.com/showthread.php?tid=2950</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">.Mutlu olmanın yolu sizin için acı olan gerçekleri bilmemekten mi geçer?</span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Düşünen, gözlemleyen, araştıran, zeki bir insan acı da olsa gerçekleri görmeden, farkında olmadan kalabilir mi?</span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Acı olan gerçeklerin farkında olmak mutluluğa engel midir?</span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Mutlu olmak çok mu gereklidir?</span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Acı olan gerçeklere gözlerimizi kapatsak bile bir gün karşımıza çıkmayacak mı?</span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Mutsuz bir yaşam daha doğru gerçekci bir yaşam mıdır?</span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Bizi üzen gerçekler çok mu önemlidir?</span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Bizi üzen gerçeklerin önemsiz olduğuna kendimizi inandırmak daha mı doğrudur?</span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Gerçeklerin acı olduğu bir dünyada mutlu olabilmek için, gerçek olmayan bir “yaşam yalanı” mı oluşturmalı ya da bize öğretilen hazır yalanlardan birine mi sarılmalıyız?</span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Ortalama bir insanın yaşam yalanının elinden alırsanız mutluluğunu da almış olursunuz” diyor Henrik İbsen Yaban Ördeği adlı oyununda. Bernard Shaw pek çok insanın yaşamın getirdiği tatsızlıkları idealizmleri ile maskeleyerek kendilerine bir “sahte yaşam” oluşturduklarını anlatır. Shaw, insanların gerçeklerden uzaklaştıkları derecede görüntüyü kurtarma uğruna kendilerine ve çevrelerindekilere zarar verdiğini savunuyor. Yaban Ördeği adlı oyunda Dr. Relling karakteri de karşı fikirdedir ve “yaşam yalanı”nın olmadığı takdirde gerçekler ile yüzleştiğinde yaşamını sürdüremeyecek bir insanın yaşamı ayakta tutmasının bir yolu olduğunu savunur. Don Quijote ise edebiyat tarihinin en tanınmış “yaşam yalancısı” olarak gösterilir. Ya kendinizle yüzleşirsiniz ya da yüzsüzleşirsiniz demiş Dostoyevski Toplama kamplarında yakılan insanlar ve Nazizmin işlediği bütün suçlar hakkında “Bilmek isteyen herkes olan biten her şeyin farkındaydı.” demişti konuştuğum yaşlı bir Alman kadın. Tercih bizim…ya gerçeklere göz yumup mutlu olacağız ya da ………. Ya da kendimizle yüzleşip gerçek bir temele oturan mutluluğu yakalamaya çalışacağız.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">.Mutlu olmanın yolu sizin için acı olan gerçekleri bilmemekten mi geçer?</span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Düşünen, gözlemleyen, araştıran, zeki bir insan acı da olsa gerçekleri görmeden, farkında olmadan kalabilir mi?</span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Acı olan gerçeklerin farkında olmak mutluluğa engel midir?</span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Mutlu olmak çok mu gereklidir?</span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Acı olan gerçeklere gözlerimizi kapatsak bile bir gün karşımıza çıkmayacak mı?</span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Mutsuz bir yaşam daha doğru gerçekci bir yaşam mıdır?</span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Bizi üzen gerçekler çok mu önemlidir?</span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Bizi üzen gerçeklerin önemsiz olduğuna kendimizi inandırmak daha mı doğrudur?</span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Gerçeklerin acı olduğu bir dünyada mutlu olabilmek için, gerçek olmayan bir “yaşam yalanı” mı oluşturmalı ya da bize öğretilen hazır yalanlardan birine mi sarılmalıyız?</span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Ortalama bir insanın yaşam yalanının elinden alırsanız mutluluğunu da almış olursunuz” diyor Henrik İbsen Yaban Ördeği adlı oyununda. Bernard Shaw pek çok insanın yaşamın getirdiği tatsızlıkları idealizmleri ile maskeleyerek kendilerine bir “sahte yaşam” oluşturduklarını anlatır. Shaw, insanların gerçeklerden uzaklaştıkları derecede görüntüyü kurtarma uğruna kendilerine ve çevrelerindekilere zarar verdiğini savunuyor. Yaban Ördeği adlı oyunda Dr. Relling karakteri de karşı fikirdedir ve “yaşam yalanı”nın olmadığı takdirde gerçekler ile yüzleştiğinde yaşamını sürdüremeyecek bir insanın yaşamı ayakta tutmasının bir yolu olduğunu savunur. Don Quijote ise edebiyat tarihinin en tanınmış “yaşam yalancısı” olarak gösterilir. Ya kendinizle yüzleşirsiniz ya da yüzsüzleşirsiniz demiş Dostoyevski Toplama kamplarında yakılan insanlar ve Nazizmin işlediği bütün suçlar hakkında “Bilmek isteyen herkes olan biten her şeyin farkındaydı.” demişti konuştuğum yaşlı bir Alman kadın. Tercih bizim…ya gerçeklere göz yumup mutlu olacağız ya da ………. Ya da kendimizle yüzleşip gerçek bir temele oturan mutluluğu yakalamaya çalışacağız.</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[SON SATRANÇ OYUNU]]></title>
			<link>https://www.forumki.com/showthread.php?tid=2949</link>
			<pubDate>Mon, 25 Mar 2024 08:29:32 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.forumki.com/member.php?action=profile&uid=33">AdM</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.forumki.com/showthread.php?tid=2949</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Davetli olduğum yılbaşı partisinde davetlilerin çocukları sıkılmaya başlamışlardı. Meslektaşımın evindeki garajda restore edilmeyi bekleyen Alman işgalindan kalma sepetli askeri motosiklet oğlan çocuklarını eğlendirme işlevini tamamlamıştı. Meslekdaşımın oğlu elinde bir satranç kutusuyla dolaşıyordu. Tüm davetlilere sorup olumsuz cevap aldıktan sonra bana geldi ve satranç oynamak isteyip istemediğimi sordu. İyi bir oyuncu olmadığımı söyledim. On yaşında olduğunu ve satrancı yeni öğrendiğini söyledi, Kabul ettim, oynamaya başladık. Acemice hamleler yapıyor ben de oyun kurmaya çalışırken onun hamlelerini de boşa çıkarıyordum. Benim için zor bir rakip olmaktan çok uzaktı. Yenildi ve yenilgiyi kabul etmemişti; yeniden oynamak istedi. Taşları değiştirdik ben ilk oyunu almış olduğum için o beyazları bana bıraktı siyahlarla oynuyordu. Bu kez ona biraz abilik yapıyor yaptığı yanlış hamleleri gösteriyor yeniden ve dikkatli oynamasını ikaz ediyordum. Oyunun sonuna doğru onun oyunu kazanması için birkaç yanlış hamle yaptım. Gördü ve değerlendirdi. Oyunu , kazanmıştı ve kendi de inanamıyordu. Sevinçle babasına gitti, oyunu kazandığını anlatıyordu.</span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> Annesi ve meslektaşım olan babası yeni ayrılmışlardı. Okuldan çıkınca büroya geliyor, mesai bitene kadar derslerini yapıyor, bilemediği bir problem ve ya bir soru olursa babasına değil bana soruyordu. Babasının işleri uzarsa benimle satranç oynayarak babasını beklerdi. Güzel bir arkadaşlık kurmuştuk. Çarşamba günlerinde yüzmeye cuma günleri futbola gidiyordu. Bir çarşamba günü babası bana katılması gereken toplantıya benim katılıp katılamayacağımı sordu. Jonas’ı doktora götürecekti. Dizinde bir ağrı olduğunu muhtemelen futbolda ters bir hareket yaptığını söyledi. Takip eden günlerde Jonas bacağı bandajlı ve koltuk değneğiyle gelmeye başladı. Ağrılı dizini kullanmasa da ağrısı devam ediyordu. Yüzme ve futbola ara vermişti. Matematik ödevlerini mutlaka benimle yapıyor , mesai sonrasında da satranç oynuyorduk. Satranç oyununda onu acımasızca yensem de fazla ağrılı olduğu ve keyifsiz olduğu günlerde oyunu ona kaptırmaya özen gösteriyordum. Morali düzeliyor, babasıyla eve giderken büroyu neşeyle terk ediyordu.</span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> Babası Jonas’ın rahatsızlığı nedeniyle sık sık işten izin alıp tahlilerle uğraşıyordu. Üzerinde çalıştığımız proje ile ilgili pek çok iş bana kalmıştı. Büroda daha fazla zaman geçiriyor geç saatlere kadar çalışmak zorunda kalıyordum. Bu arada şantiyede imalat ve projelendirme toplantıları da bana kalmıştı. Birgün şantiye toplantısından sonra tadilat yapmamız gereken bir bodrum katına ölçüm yapmak için indim. Sığnak olarak ayrılmış bölüme girdiğimde sığnak içinde küçük bir bölme vardı. Kilitli olduğu için giremiyordum. Şirketin bina bakım görevlisine sorduğumda şirketin sivil savunma yetkilisinden anahtar alabileceğimi söyledi. Üst kata çıkıp sivilsavunma yetkilisini buldum. Oranın eski bir depo olduğunu sivil savunma ile ilgili gereksiz eski eşyaların bulunduğunu söyledi. Çekmecesinden çıkardığı bir anahtar demetini alıp benimle birlikte aşağı geldi. Odayı açtığında “Bunların hepsi ömrünü doldurmuş, tasviye edilmesi gereken sivilsavunma malzemeleri” dedi. Duvar kenarında sığnakta aydınlanmayı sağlamak üzere elektrik ürtemek için dinamo çevirmeye yarayan bisikletler, su süzmek için filtreler, boş cam damacanalar, mutfak eşyaları, yemek pişirmek için büyük tencereler çocukluğumdan hatırladığım İsveç malı Primus marka gaz ocakları ile ilginç bir yerdi ve hepsi bir antikacı için ilginç objelerdi. Tozlu raflar ve sandıklar haki renge boyanmış silindirik metal kutularla doluydu. Sandıkların üzeri Almanca yazılıydı. Silindirik kutulardan birini aldım. Üzerinde omuza asmaya yaradığını sandığım bir uzun meşin kayış bir de kısa bir meşin kayış vardı. Kutuyu açtığımda kapağın içinde silindirik üzeri delikli bir metal obje kutunun içinde ise kalın dokulu muşamba kaplamalı bir kumaş ve yine meşin kayışlar dikili bir şey vardı. Çıkarıp baktığımda eski bir gaz maskesi olduğunu anladım. Kutunun iç cıdarına iliştirilmiş bir metal cebe yerleştirilmiş bir kâğıtta Almanca maskenin kullanım kılavuzu yine aynı cebin kenarındaki klipslere tutturulmuş ağzı eritilerek kapatılmış cam tüpler vardı. Cam tüplerin içinde zehirli gazların tahlilini yapmak için doldurulmuş toz kimyasallar vardı. Üzrindeki etikette tüp içindeki indikatörün hangi gazlarda tepki vereceği yazılıydı. Fosgen, Tabun, Sarin, Soman vb.</span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> Kutunun dibinde kapakta yer alan ve maskenin ağız kısmına gelen deliğin etrafındaki metal çembere vidalanarak tutturulan filtre kartuşları bulunuyordu. Üzerlerinde yine etkili olduğu gaz türleri bir Alman hassasiyetiyle eksiksiz yazılıydı. Kullanma klavuzunda da farklı gazların zehirlenme belirtileri ve ilk yardım yöntemleri anlatılıyordu. Sivilsavunma yetkilisi hepsinin tasviye edileceğini söyleyince bir tanesini alıp alamayacağımı sordum. Verdiği cevap eksiksiz bir kimyasal savaş kitine sahip olmamı sağlamıştı. Hem de yıllar öncesinden; ikinci dünya savaşından. Ölçümlerimi yapıp eskizlerimi tamamladım ve büroya döndüm. Meslektaşım ve oğlu oradaydılar. Babanın yüzüne baktığımda ciddi bir sorun olduğunu anlamıştım. Ne olduğunu sorduğumda Jonas’ın dizindeki soruna teşhis konduğunu kanser olduğunun kesinleştiğini söyledi. Üstelik kemik iliğinden vücuda kolayca yayılma rizkinin çok büyük olduğunu da anlatmış doktor. Jonas babasının yüzünden olayın vahametini anlamış korkulu, gözlerle bakıyordu. Satranç oynamak için de ısrar etmedi. Her ikisinin de morali dibe vurmuştu. Omuzumda asılı haki metal kutuyu aldım Jonas’a uzattım. Merakla “Ne var içinde?” diye sordu. Aç bak dedim. Kutuyu açtı pek bir anlam veremedi. İçindeki maskeyi çıkardığında her oğlan çocuğunda çok olası bir tepkiyle gözleri büyüdü. “İkinci dünya savaşından kalma bir gaz maskesi” dedim. Hemen kafasına geçirdi filtrelerden birini maskeye taktım. Konuştukları boğuk bir ses ile geliyordu. Maskeyi çıkardım, ona Fosgeni Sarin gazını anlattım. İlgiyle dinliyordu. Neşelenmişti. Önce bir siren sesi çıkardı acleyle maskeyi takıp bir nazi askeri oldu. Babasının da düşünceleri dağılmıştı. “Savaştan kalma bir motosikletimiz vardı şimdi bir de gaz maskemiz var. Sen motosikleti restore ettiğinde gezerken ben de maskemi takıp sepette oturabilirim” dedi babasına. Umutla gülümsedi babası.</span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> Jonas kemoterapiye başlamış, saçları dökülmüştü Kemoterapi seansları onu yorgun düşürmüş olmasına rağmen çocuksu neşesinden fazla bir şey kaybetmemişti. Birgün bürodaki masamda çalışırken birden bire kapı açıldı ve masamın üzerine tüylü bir şey düştü. İrkilmiş yerimden sıçramıştım; şaşkınlıkla kapıya baktım koltuk değnekleriyle Jonas Kapıda duruyor kahkahalarla gülüyordu. Kafasında dökülen saçları gizlemek için kullandığı peruğu masama fırlatmıştı. Babasıyla büroya daha az geliyordu geldiğinde satranç oynamayı ihmal etmiyorduk. Artık güzel oynasa da onu yenmek çok zor olmuyordu. Yenilgiyi de olgunlukla karşılıyor daha iyi oynamak için gayret gösteriyor, zekice oyunlar kuruyordu. Babası işe daha az zaman ayırmak zorundaydı. Günlerce uğramadığı oluyordu.</span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Birgün yine bir toplantıdan büroya geldiğimde babasının büroda olduğunu gördüm yanına gittiğimde çizim masasının altına serilmiş bir uyku tulumu altlığının üzerinde Yüzüstü uyuyan Jonas’ı gördüm. Bir bacağı kesilmişti, pantolonu itina ile katlanıp çengelli iğne ile tutturulmuştu. Peruğunu çıkarmış başının altına koymuştu. Şaşkınlık içindeydim. Babasının yüzüne baktım, metin olmaya çalışarak fısıldayarak önceki hafta kesildiğini anlattı. Gözlerimden boşalan yaşlarla babasına sarıldım. Onu da ağlatmıştım. Sessizce odadan çıktık. Yayılma rizkini azaltmak için gerekliymiş. </span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> İlerleyen zamanda Jonas babasıyla daha sık büroya gelmeye başladı. Gittikçe erimesine rağmen neşesinden ve ilgisinden bir şey kaybetmiyordu. Gaz maskesi olayından sonra savaşta kullanılan gazlarla çok ilgilenmeye başlamıştı. Sürekli sorular soruyor, onun sorularını cevaplayabilmek için ansiklopediler okuyor kimyasal formüllerini öğreniyor etkilerini korunma yöntemi ve tedavi yöntemlerini öğreniyordum. Kimya öylesine ilgisini çekiyordu ki periyodik sistemdeki pek çok elementi öğrenmişti. Birgün bana “Acaba insan öldürmek için icad edilen bu gazlar gibi, benim kanser hücrelerimi öldürmek için de gazlar icad edilebilir mi? Bir koklayıp iyileşsem” dedi. Ben de ona gördüğü kemoterapini o işe yaradığını anlattım. </span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> Jonas iş yerinde babasının da benim de çok zamanımızı aldığından bir haftasonu mesai yapıp birlikte projenin eksik yanlarını çözmeye karar vermiştik. Cumartesi sabahı büroda buluştuk. Jonas bizi yalnız bıraktı beraberinde getirdiği kitaplara gömüldü. Babasıyla işimizi bitirdiğimizde hepimiz acıkmıştık. Bir pizza siparişi verdik. Beklerken Jonas satranç kutusunu getirdi. Pizza oyun bitmeden gelmişti. Hep birlikte saldırdık ancak birkaç lokmadan sonra Jonas’ın yüzü buruştu, öğürerek koltuk değneklerini kavradı tuvalete koştu. Kusuyordu, bitkindi, yüzü kireç gibi olmuştu. Onu çizim masası altındaki uyku tulumu atlığına yatırdık. Biraz sonra geldi. Yarım kalam satranç oyunumuzun başına oturdu. Bana bakıyordu. “Şimdi iyi değilsin sonra devam ederiz” dedim. Kafasını salladı “Sonra olmaz” dedi. “Neden olmasın, ben pozisyonu not ederim ikimiz de bir kopyasını alırız, sen evde oyunlarını kurar gelirsin” dedim ama ikna olmadı. Kafamı zor topluyordum ilgimi oyuna yoğunlaştırmakta zorlanıyordum. Dikkatim dağılmıştı, onun “Şah ve mat” demesiyle irkildim. Dikkatli baktığımda gerçekten güzel bir hamleyle mat yaptığını gördüm. Elimi uzatıp tebrik ettim. Gözlerimin içine baktı; “Öleceğimi bildiğin için kasten yenildin, değil mi?” dedi. “Böyle konuşursan birdaha seninle oynamam” diyebildim. Ve oynayamadım…</span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Imza : S.Y</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Davetli olduğum yılbaşı partisinde davetlilerin çocukları sıkılmaya başlamışlardı. Meslektaşımın evindeki garajda restore edilmeyi bekleyen Alman işgalindan kalma sepetli askeri motosiklet oğlan çocuklarını eğlendirme işlevini tamamlamıştı. Meslekdaşımın oğlu elinde bir satranç kutusuyla dolaşıyordu. Tüm davetlilere sorup olumsuz cevap aldıktan sonra bana geldi ve satranç oynamak isteyip istemediğimi sordu. İyi bir oyuncu olmadığımı söyledim. On yaşında olduğunu ve satrancı yeni öğrendiğini söyledi, Kabul ettim, oynamaya başladık. Acemice hamleler yapıyor ben de oyun kurmaya çalışırken onun hamlelerini de boşa çıkarıyordum. Benim için zor bir rakip olmaktan çok uzaktı. Yenildi ve yenilgiyi kabul etmemişti; yeniden oynamak istedi. Taşları değiştirdik ben ilk oyunu almış olduğum için o beyazları bana bıraktı siyahlarla oynuyordu. Bu kez ona biraz abilik yapıyor yaptığı yanlış hamleleri gösteriyor yeniden ve dikkatli oynamasını ikaz ediyordum. Oyunun sonuna doğru onun oyunu kazanması için birkaç yanlış hamle yaptım. Gördü ve değerlendirdi. Oyunu , kazanmıştı ve kendi de inanamıyordu. Sevinçle babasına gitti, oyunu kazandığını anlatıyordu.</span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> Annesi ve meslektaşım olan babası yeni ayrılmışlardı. Okuldan çıkınca büroya geliyor, mesai bitene kadar derslerini yapıyor, bilemediği bir problem ve ya bir soru olursa babasına değil bana soruyordu. Babasının işleri uzarsa benimle satranç oynayarak babasını beklerdi. Güzel bir arkadaşlık kurmuştuk. Çarşamba günlerinde yüzmeye cuma günleri futbola gidiyordu. Bir çarşamba günü babası bana katılması gereken toplantıya benim katılıp katılamayacağımı sordu. Jonas’ı doktora götürecekti. Dizinde bir ağrı olduğunu muhtemelen futbolda ters bir hareket yaptığını söyledi. Takip eden günlerde Jonas bacağı bandajlı ve koltuk değneğiyle gelmeye başladı. Ağrılı dizini kullanmasa da ağrısı devam ediyordu. Yüzme ve futbola ara vermişti. Matematik ödevlerini mutlaka benimle yapıyor , mesai sonrasında da satranç oynuyorduk. Satranç oyununda onu acımasızca yensem de fazla ağrılı olduğu ve keyifsiz olduğu günlerde oyunu ona kaptırmaya özen gösteriyordum. Morali düzeliyor, babasıyla eve giderken büroyu neşeyle terk ediyordu.</span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> Babası Jonas’ın rahatsızlığı nedeniyle sık sık işten izin alıp tahlilerle uğraşıyordu. Üzerinde çalıştığımız proje ile ilgili pek çok iş bana kalmıştı. Büroda daha fazla zaman geçiriyor geç saatlere kadar çalışmak zorunda kalıyordum. Bu arada şantiyede imalat ve projelendirme toplantıları da bana kalmıştı. Birgün şantiye toplantısından sonra tadilat yapmamız gereken bir bodrum katına ölçüm yapmak için indim. Sığnak olarak ayrılmış bölüme girdiğimde sığnak içinde küçük bir bölme vardı. Kilitli olduğu için giremiyordum. Şirketin bina bakım görevlisine sorduğumda şirketin sivil savunma yetkilisinden anahtar alabileceğimi söyledi. Üst kata çıkıp sivilsavunma yetkilisini buldum. Oranın eski bir depo olduğunu sivil savunma ile ilgili gereksiz eski eşyaların bulunduğunu söyledi. Çekmecesinden çıkardığı bir anahtar demetini alıp benimle birlikte aşağı geldi. Odayı açtığında “Bunların hepsi ömrünü doldurmuş, tasviye edilmesi gereken sivilsavunma malzemeleri” dedi. Duvar kenarında sığnakta aydınlanmayı sağlamak üzere elektrik ürtemek için dinamo çevirmeye yarayan bisikletler, su süzmek için filtreler, boş cam damacanalar, mutfak eşyaları, yemek pişirmek için büyük tencereler çocukluğumdan hatırladığım İsveç malı Primus marka gaz ocakları ile ilginç bir yerdi ve hepsi bir antikacı için ilginç objelerdi. Tozlu raflar ve sandıklar haki renge boyanmış silindirik metal kutularla doluydu. Sandıkların üzeri Almanca yazılıydı. Silindirik kutulardan birini aldım. Üzerinde omuza asmaya yaradığını sandığım bir uzun meşin kayış bir de kısa bir meşin kayış vardı. Kutuyu açtığımda kapağın içinde silindirik üzeri delikli bir metal obje kutunun içinde ise kalın dokulu muşamba kaplamalı bir kumaş ve yine meşin kayışlar dikili bir şey vardı. Çıkarıp baktığımda eski bir gaz maskesi olduğunu anladım. Kutunun iç cıdarına iliştirilmiş bir metal cebe yerleştirilmiş bir kâğıtta Almanca maskenin kullanım kılavuzu yine aynı cebin kenarındaki klipslere tutturulmuş ağzı eritilerek kapatılmış cam tüpler vardı. Cam tüplerin içinde zehirli gazların tahlilini yapmak için doldurulmuş toz kimyasallar vardı. Üzrindeki etikette tüp içindeki indikatörün hangi gazlarda tepki vereceği yazılıydı. Fosgen, Tabun, Sarin, Soman vb.</span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> Kutunun dibinde kapakta yer alan ve maskenin ağız kısmına gelen deliğin etrafındaki metal çembere vidalanarak tutturulan filtre kartuşları bulunuyordu. Üzerlerinde yine etkili olduğu gaz türleri bir Alman hassasiyetiyle eksiksiz yazılıydı. Kullanma klavuzunda da farklı gazların zehirlenme belirtileri ve ilk yardım yöntemleri anlatılıyordu. Sivilsavunma yetkilisi hepsinin tasviye edileceğini söyleyince bir tanesini alıp alamayacağımı sordum. Verdiği cevap eksiksiz bir kimyasal savaş kitine sahip olmamı sağlamıştı. Hem de yıllar öncesinden; ikinci dünya savaşından. Ölçümlerimi yapıp eskizlerimi tamamladım ve büroya döndüm. Meslektaşım ve oğlu oradaydılar. Babanın yüzüne baktığımda ciddi bir sorun olduğunu anlamıştım. Ne olduğunu sorduğumda Jonas’ın dizindeki soruna teşhis konduğunu kanser olduğunun kesinleştiğini söyledi. Üstelik kemik iliğinden vücuda kolayca yayılma rizkinin çok büyük olduğunu da anlatmış doktor. Jonas babasının yüzünden olayın vahametini anlamış korkulu, gözlerle bakıyordu. Satranç oynamak için de ısrar etmedi. Her ikisinin de morali dibe vurmuştu. Omuzumda asılı haki metal kutuyu aldım Jonas’a uzattım. Merakla “Ne var içinde?” diye sordu. Aç bak dedim. Kutuyu açtı pek bir anlam veremedi. İçindeki maskeyi çıkardığında her oğlan çocuğunda çok olası bir tepkiyle gözleri büyüdü. “İkinci dünya savaşından kalma bir gaz maskesi” dedim. Hemen kafasına geçirdi filtrelerden birini maskeye taktım. Konuştukları boğuk bir ses ile geliyordu. Maskeyi çıkardım, ona Fosgeni Sarin gazını anlattım. İlgiyle dinliyordu. Neşelenmişti. Önce bir siren sesi çıkardı acleyle maskeyi takıp bir nazi askeri oldu. Babasının da düşünceleri dağılmıştı. “Savaştan kalma bir motosikletimiz vardı şimdi bir de gaz maskemiz var. Sen motosikleti restore ettiğinde gezerken ben de maskemi takıp sepette oturabilirim” dedi babasına. Umutla gülümsedi babası.</span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> Jonas kemoterapiye başlamış, saçları dökülmüştü Kemoterapi seansları onu yorgun düşürmüş olmasına rağmen çocuksu neşesinden fazla bir şey kaybetmemişti. Birgün bürodaki masamda çalışırken birden bire kapı açıldı ve masamın üzerine tüylü bir şey düştü. İrkilmiş yerimden sıçramıştım; şaşkınlıkla kapıya baktım koltuk değnekleriyle Jonas Kapıda duruyor kahkahalarla gülüyordu. Kafasında dökülen saçları gizlemek için kullandığı peruğu masama fırlatmıştı. Babasıyla büroya daha az geliyordu geldiğinde satranç oynamayı ihmal etmiyorduk. Artık güzel oynasa da onu yenmek çok zor olmuyordu. Yenilgiyi de olgunlukla karşılıyor daha iyi oynamak için gayret gösteriyor, zekice oyunlar kuruyordu. Babası işe daha az zaman ayırmak zorundaydı. Günlerce uğramadığı oluyordu.</span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Birgün yine bir toplantıdan büroya geldiğimde babasının büroda olduğunu gördüm yanına gittiğimde çizim masasının altına serilmiş bir uyku tulumu altlığının üzerinde Yüzüstü uyuyan Jonas’ı gördüm. Bir bacağı kesilmişti, pantolonu itina ile katlanıp çengelli iğne ile tutturulmuştu. Peruğunu çıkarmış başının altına koymuştu. Şaşkınlık içindeydim. Babasının yüzüne baktım, metin olmaya çalışarak fısıldayarak önceki hafta kesildiğini anlattı. Gözlerimden boşalan yaşlarla babasına sarıldım. Onu da ağlatmıştım. Sessizce odadan çıktık. Yayılma rizkini azaltmak için gerekliymiş. </span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> İlerleyen zamanda Jonas babasıyla daha sık büroya gelmeye başladı. Gittikçe erimesine rağmen neşesinden ve ilgisinden bir şey kaybetmiyordu. Gaz maskesi olayından sonra savaşta kullanılan gazlarla çok ilgilenmeye başlamıştı. Sürekli sorular soruyor, onun sorularını cevaplayabilmek için ansiklopediler okuyor kimyasal formüllerini öğreniyor etkilerini korunma yöntemi ve tedavi yöntemlerini öğreniyordum. Kimya öylesine ilgisini çekiyordu ki periyodik sistemdeki pek çok elementi öğrenmişti. Birgün bana “Acaba insan öldürmek için icad edilen bu gazlar gibi, benim kanser hücrelerimi öldürmek için de gazlar icad edilebilir mi? Bir koklayıp iyileşsem” dedi. Ben de ona gördüğü kemoterapini o işe yaradığını anlattım. </span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> Jonas iş yerinde babasının da benim de çok zamanımızı aldığından bir haftasonu mesai yapıp birlikte projenin eksik yanlarını çözmeye karar vermiştik. Cumartesi sabahı büroda buluştuk. Jonas bizi yalnız bıraktı beraberinde getirdiği kitaplara gömüldü. Babasıyla işimizi bitirdiğimizde hepimiz acıkmıştık. Bir pizza siparişi verdik. Beklerken Jonas satranç kutusunu getirdi. Pizza oyun bitmeden gelmişti. Hep birlikte saldırdık ancak birkaç lokmadan sonra Jonas’ın yüzü buruştu, öğürerek koltuk değneklerini kavradı tuvalete koştu. Kusuyordu, bitkindi, yüzü kireç gibi olmuştu. Onu çizim masası altındaki uyku tulumu atlığına yatırdık. Biraz sonra geldi. Yarım kalam satranç oyunumuzun başına oturdu. Bana bakıyordu. “Şimdi iyi değilsin sonra devam ederiz” dedim. Kafasını salladı “Sonra olmaz” dedi. “Neden olmasın, ben pozisyonu not ederim ikimiz de bir kopyasını alırız, sen evde oyunlarını kurar gelirsin” dedim ama ikna olmadı. Kafamı zor topluyordum ilgimi oyuna yoğunlaştırmakta zorlanıyordum. Dikkatim dağılmıştı, onun “Şah ve mat” demesiyle irkildim. Dikkatli baktığımda gerçekten güzel bir hamleyle mat yaptığını gördüm. Elimi uzatıp tebrik ettim. Gözlerimin içine baktı; “Öleceğimi bildiğin için kasten yenildin, değil mi?” dedi. “Böyle konuşursan birdaha seninle oynamam” diyebildim. Ve oynayamadım…</span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Imza : S.Y</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[ÖN SAĞ TEKERLEĞİN BİLYASI]]></title>
			<link>https://www.forumki.com/showthread.php?tid=2948</link>
			<pubDate>Mon, 25 Mar 2024 08:23:01 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.forumki.com/member.php?action=profile&uid=33">AdM</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.forumki.com/showthread.php?tid=2948</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">.Yeni işe başlamış bir mimardım. İşim gereği katılmam gereken toplantılara veya şantiyelere taksi ile gidiyordum. Bir gün patronum özel bir araba edinmemi tavsiye etti ve bunun için bana gerekli kredi yardımı yapabileceğini söyledi. Bir haftasonu ikinci el arabaların satıldığı bir mezattan kullanılmış bir araba satınaldım. Yaşı ve kilometresi fazla olmamasına rağmen otomobilden hiç anlamadığım için kötü kullanılmış olduğunu bilemezdim. Kısa zaman içinde aldığım arabanın bir sürü arızası baş gösterdi. Motoru yağ kaçırıyor, start sorunları yaşıyor ve daha pek çok can sıkıcı sorun günlük işlerimi aksatmaya başlamıştı. Evet bir hata yapmıştım yeterli bilgim olmadığından hatalı bir mal almıştım. Arıza çıkaran her parçayı tamir etmek ya da değiştirmek yerine aklıma bir cin fikir geldi. Motoru tamamen değiştirmeye karar verdim. Almanya’ya sıfır bir motor siparişi verdim. Tamirci parası çok tutacağından bir garaj kiraladım bir hafta sonu eski motoru söküp işten anlayan bir arkadaşımın da yardımıyla yeni motoru yerine yerleştirdim. Bu arada debriyaj, balata, baskı bilya ve benzeri güç aktarma aksamını da değiştirmiştim. 16 saat süren bir çalışmanın sonunda bitkin bir halde kontağı çevirdiğimde arabanın çalışması yorgunluğumu azaltmıştı. Garajdan çıkıp eve geldim. Artık sorun çıkarmayacağını düşündüğüm, motoru yepyeni bir arabam vardı. Hayatımda yaşadığım ilklerde yaptığım bir hatayı yeni bir konuda bilgi ve beceri edinerek emek harcayarak düzeltmiştim. Huzurluydum.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Ancak otomobil denilen aletin motordan ibaret olmadığını anlamam çok sürmedi. Eksoz, fren balatası, amortisör gibi diğer aksamları da zaman içinde değiştiriyor sürekli zaman harcıyordum. Artık arabam benim bir hobim, arkadaşım olmuştu. Hafta sonlarını onunla geçiriyor her tamirat seansında yeni bir yerini öğreniyor onu daha iyi tanıyordum. Ona harcadığım emek ona olan sevgimi de arttırıyordu; onu daha çok sevmeye başlamıştım.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Bir gün yeni evli bir arkadaş çift ev ihtiyaçlarını almak üzere şehir dışında büyük bir mobilya ve interiyör mağazasına gitmek için benden yardım istemişlerdi. Hafatasonu için onlara söz verdim. Ama hafta içinde ön sağ tekerleğimden bir ses gelmeye başlamıştı. Hemen parçacıya gidipyeni bir rulman satınaldım. Ama haftasonu gelmeden değiştirecek zamanım yoktu arkadaşlarıma söz vermiştim. Cumartesi sabahı arkadaşlarımı alıp şehir dışındaki mobilya mağazasına yola çıktık. Kulağımı sürekli ön sağ tekerlekten gelen sesten ayıramıyordum. Gittikçe ses büyüyordu yoksa benim algımda mı büyüyordu bilemiyorum. Sanki beynimin içinde bir değirmen taşı gibi ruhumu öğütüyordu… Sorunun daha da büyüyeceği düşüncesi ile içim içimi yiyiyordu. Hiç ilgilenmemeye çalışarak bütün gün arabayı kullandım. Arkadaşlarımı evlerine bırakıp arabamı park ettim.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Ertesi gün bütün takımlarımı, tamir aletlerimi toplayıp ofisimin bulunduğu binanına avlusunda işe giriştim. Tekerleği ve önündeki diğer parçaları söküp bozulan rulmana ulaştım. Ama mümkün mü sökmek… bilyalar dağılmış rulman parçaları aks metaline neredeyse kaynamış. Uzun uğraşlardan sonra biraz da aksı yaralayarak çıkardım; ve yeni rulmanı yağlayıp yerine taktım. İş bittiğinde bir tur attım ve evime gittim. Ses kesilmişti; acak aksı yaraladığım için o günden sonra ön sağ tekerlek rulmanı çok sık arıza vermeye başlamıştı. Arabam beni ikazlarına zamanında kulak vermediğim için cezalandırıyordu.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Bu kadar araba tamiri hikayesini neden mi anlatıyorum. Kendimiz de hayatımıza giren insanlar da benim ilk otomobilimin yaşamındaki gibi kötü bakılmış, kötü deneyimler atlatmışsa; ne kadar iyi olursak olalım, ne kadar ihtimam görürsek görelim, sevgiyle sahiplenilsek de mutlaka günün birinde bir yerden bir arıza çıkıyor. Hele bir de zamanında eldeki olanaklarla iyi tamir edilemediyse benim arabamın ön sağ tekerleğinin bilyası gibi aynı arızayı tekrar tekrar yaşamamıza neden oluyor. En keyifli tatilinizde bile hiç beklenmedik bir anda ön sağ tekerlekten gelen bir ses beynimizin içini bir değirmen taşı gibi öğütmeye başlıyor.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Hele bizim ülkemiz gibi trafiğin bir keşmekeş olduğu, yolların kötü olduğu, insanların çıkan arızaları gidermek için kısıtlı bütçeleri olduğu sağlıksız topumlarda hasarsız insanla karşılaşmak öylesine zor oluyor ki; Hepimiz ya ön tekerlek bilyamızdan ya amortisörümüzden, ya şanzımanımızdan bir yerden arıza veriyoruz. Ne yazık ki kaportacıların mükemel yaptığı macunun ve boyanın altından paslanma da devam ediyor.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Imza : </span>S.Y.</span><br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Benim hikayem degildir</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">.Yeni işe başlamış bir mimardım. İşim gereği katılmam gereken toplantılara veya şantiyelere taksi ile gidiyordum. Bir gün patronum özel bir araba edinmemi tavsiye etti ve bunun için bana gerekli kredi yardımı yapabileceğini söyledi. Bir haftasonu ikinci el arabaların satıldığı bir mezattan kullanılmış bir araba satınaldım. Yaşı ve kilometresi fazla olmamasına rağmen otomobilden hiç anlamadığım için kötü kullanılmış olduğunu bilemezdim. Kısa zaman içinde aldığım arabanın bir sürü arızası baş gösterdi. Motoru yağ kaçırıyor, start sorunları yaşıyor ve daha pek çok can sıkıcı sorun günlük işlerimi aksatmaya başlamıştı. Evet bir hata yapmıştım yeterli bilgim olmadığından hatalı bir mal almıştım. Arıza çıkaran her parçayı tamir etmek ya da değiştirmek yerine aklıma bir cin fikir geldi. Motoru tamamen değiştirmeye karar verdim. Almanya’ya sıfır bir motor siparişi verdim. Tamirci parası çok tutacağından bir garaj kiraladım bir hafta sonu eski motoru söküp işten anlayan bir arkadaşımın da yardımıyla yeni motoru yerine yerleştirdim. Bu arada debriyaj, balata, baskı bilya ve benzeri güç aktarma aksamını da değiştirmiştim. 16 saat süren bir çalışmanın sonunda bitkin bir halde kontağı çevirdiğimde arabanın çalışması yorgunluğumu azaltmıştı. Garajdan çıkıp eve geldim. Artık sorun çıkarmayacağını düşündüğüm, motoru yepyeni bir arabam vardı. Hayatımda yaşadığım ilklerde yaptığım bir hatayı yeni bir konuda bilgi ve beceri edinerek emek harcayarak düzeltmiştim. Huzurluydum.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Ancak otomobil denilen aletin motordan ibaret olmadığını anlamam çok sürmedi. Eksoz, fren balatası, amortisör gibi diğer aksamları da zaman içinde değiştiriyor sürekli zaman harcıyordum. Artık arabam benim bir hobim, arkadaşım olmuştu. Hafta sonlarını onunla geçiriyor her tamirat seansında yeni bir yerini öğreniyor onu daha iyi tanıyordum. Ona harcadığım emek ona olan sevgimi de arttırıyordu; onu daha çok sevmeye başlamıştım.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Bir gün yeni evli bir arkadaş çift ev ihtiyaçlarını almak üzere şehir dışında büyük bir mobilya ve interiyör mağazasına gitmek için benden yardım istemişlerdi. Hafatasonu için onlara söz verdim. Ama hafta içinde ön sağ tekerleğimden bir ses gelmeye başlamıştı. Hemen parçacıya gidipyeni bir rulman satınaldım. Ama haftasonu gelmeden değiştirecek zamanım yoktu arkadaşlarıma söz vermiştim. Cumartesi sabahı arkadaşlarımı alıp şehir dışındaki mobilya mağazasına yola çıktık. Kulağımı sürekli ön sağ tekerlekten gelen sesten ayıramıyordum. Gittikçe ses büyüyordu yoksa benim algımda mı büyüyordu bilemiyorum. Sanki beynimin içinde bir değirmen taşı gibi ruhumu öğütüyordu… Sorunun daha da büyüyeceği düşüncesi ile içim içimi yiyiyordu. Hiç ilgilenmemeye çalışarak bütün gün arabayı kullandım. Arkadaşlarımı evlerine bırakıp arabamı park ettim.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Ertesi gün bütün takımlarımı, tamir aletlerimi toplayıp ofisimin bulunduğu binanına avlusunda işe giriştim. Tekerleği ve önündeki diğer parçaları söküp bozulan rulmana ulaştım. Ama mümkün mü sökmek… bilyalar dağılmış rulman parçaları aks metaline neredeyse kaynamış. Uzun uğraşlardan sonra biraz da aksı yaralayarak çıkardım; ve yeni rulmanı yağlayıp yerine taktım. İş bittiğinde bir tur attım ve evime gittim. Ses kesilmişti; acak aksı yaraladığım için o günden sonra ön sağ tekerlek rulmanı çok sık arıza vermeye başlamıştı. Arabam beni ikazlarına zamanında kulak vermediğim için cezalandırıyordu.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Bu kadar araba tamiri hikayesini neden mi anlatıyorum. Kendimiz de hayatımıza giren insanlar da benim ilk otomobilimin yaşamındaki gibi kötü bakılmış, kötü deneyimler atlatmışsa; ne kadar iyi olursak olalım, ne kadar ihtimam görürsek görelim, sevgiyle sahiplenilsek de mutlaka günün birinde bir yerden bir arıza çıkıyor. Hele bir de zamanında eldeki olanaklarla iyi tamir edilemediyse benim arabamın ön sağ tekerleğinin bilyası gibi aynı arızayı tekrar tekrar yaşamamıza neden oluyor. En keyifli tatilinizde bile hiç beklenmedik bir anda ön sağ tekerlekten gelen bir ses beynimizin içini bir değirmen taşı gibi öğütmeye başlıyor.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Hele bizim ülkemiz gibi trafiğin bir keşmekeş olduğu, yolların kötü olduğu, insanların çıkan arızaları gidermek için kısıtlı bütçeleri olduğu sağlıksız topumlarda hasarsız insanla karşılaşmak öylesine zor oluyor ki; Hepimiz ya ön tekerlek bilyamızdan ya amortisörümüzden, ya şanzımanımızdan bir yerden arıza veriyoruz. Ne yazık ki kaportacıların mükemel yaptığı macunun ve boyanın altından paslanma da devam ediyor.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Imza : </span>S.Y.</span><br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Benim hikayem degildir</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Affan Efendi…]]></title>
			<link>https://www.forumki.com/showthread.php?tid=2937</link>
			<pubDate>Mon, 25 Mar 2024 07:29:35 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.forumki.com/member.php?action=profile&uid=33">AdM</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.forumki.com/showthread.php?tid=2937</guid>
			<description><![CDATA[<img src="https://selcukaytimur.files.wordpress.com/2013/09/bald-eagle-landing_837.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: bald-eagle-landing_837.jpg]" class="mycode_img" /><br />
<span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: serif;" class="mycode_font">Affan efendiyi ne zaman tanıdığımı anımsamıyorum. Son yıllarda çok seyrek görüşür durumdayız. Benden yaş olarak çok büyük olmasına karşın Affan efendi vücut yapısı ve sima olarak hemen hiç değişmemiş bir insandır. eh belki biraz küçüldü tabii bedeni ama gene o Affan efendi işte. Sima olarak bizim sinema oyuncularından birisine benzetirim ben onu; hani şu saçı olmayan, pos bıyıklı, yuvarlak sevecen yüzlü bir sinema oyuncumuz var, adı aklıma gelmiyor, dizilerde de arada bir görünür. Güleç yüzlü bir insan. The Closer dizisinin kadın kahramanı Brenda Leigh Johnson’un babasına da benzer, seyredenler anımsayacaktır. Güleç yüzüne karşın otoriter bir yapısı vardı Affan efendinin. Yıllarca sağlam, iri yapılı bedenini ve aydınlık bakışını korumayı becerdi, nasıl yaptıysa artık.</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: serif;" class="mycode_font">Affan efendiyle yolumuz ben küçücük bir çocuk iken kesişti önce, asker olan rahmetli babamla birlikte sırtında bir küfe sebze ve meyve ile evimize geldiğinde. Mutfağa girip o koca küfeyi sırtından küçük bir paket gibi sıyırıp indirmesini şaşkınlıkla izlerken bana göz kırpmış ve küfeden aldığı kırmızı bir elmayı elleriyle silip uzatmıştı bana: “Al, sana lazım bu”. Elmayı çok severdim. Hala severim. Kitap okurken sürekli elma yediğim için evde elma çok çabuk bittiğinden babam elmayı kasa ile alırdı hep. Bu sefer küfeden çıkmıştı. Küfe yerine yerleştikten sonra annem Affan efendiyi yemek masasına oturtup çorba içirdi, yemek yedirdi. Affan efendinin kaşığı kocaman eliyle kavrayıp çorbayı içişini izledim. Annemle tarhana çorbası üzerine anlamadığım bir sohbete giriştiler. Yemekten sonra da annemin elini öptü “Eline sağlık annne” dedi. Babama döndü ” başka bişey var mı komutan? ” diye sordu. Babam bir paket sigara ve para uzattı. Utanarak aldı, bolca pantolonunun cebine sokuşturdu ve gitti.</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: serif;" class="mycode_font">Affan efendinin babamın birliğinden terhis olan bir vatandaş olduğunu öğrendim. Babamın emir eri imiş. Adı bizde hep Affan efendi olarak kaldı. Tavuk mu lazım? Affan efendiye söyleyelim, kessin getirsin. Pazara mı gidilecek, Affan efendiyi bulalım. Çocuklar evde yalnız mı kalacak? Affan’ın haberi olsun…Affan efendinin ne iş yaptığını bir türlü bilemedimdi o yıllarda. Sonradan öğrendim ki kendi hayvanları, çiti çubuğu olan (kendi tabiriyle) bir ailenin içindeymiş. Birliğindeki bütün erlere “oğlum” diye hitabeden babam, Affan efendi’ye nedense “evladım” diye hitabederdi. Affan efendi, yıllar sonra artık çoktan emekli olan babama hala komutan diye hitabederken babam ona artık ya doğrudan adıyla hitabeder olmuştu ya da Affan bey diye. Affan efendi buna kızar söylenirdi bir yandan gülerken “Evlatlıktan atıldık artık biz, genç, komutan attı bizi evlatlıktan da efendilikten de!”</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: serif;" class="mycode_font">Değişik bir insandı Affan efendi. Oturduğumuz yer askeri birliğe çok yakın olduğundan Cuma akşamları ve Pazartesi sabahları bayrak merasimlerini tel örgülere yaklaşıp izlemek mümkündü. Bu sırada Affan efendi eğer bir nedenle bizdeyse o da merasimi izlerdi ama bizim gibi tel örgüye yaklaşmadan. O biraz daha uzakta durur, gözlerini merasim alanına diker bakardı. Bayrak çekilişi ve indirilmesi sırasında gözlerini bayrağa kilitlenmiş durumda öylece kıpırdamadan dururdu uzaktan “Rahat” komutu duyuluncaya kadar. Bir gün bunun nedenini sordum : “Affan efendi, sen asker misin hala neden böyle duruyorsun?” Yere, önüme diz çöktü : “Bayrak kutsaldır, biz yemin ettik” Hiç birşey anlamadığım için bunların anlamını aynı akşam babama sordum. Benim çocukça sorularım ve belki de şımarıklığım babamı bezdirmiş olmalı k, o bayrağa sahip olabilmek için Affan efendinin babasının ve büyük amcasının kurtuluş savaşında öldüğünü söyleyiverdi babam sertçe. Zaten sert bir mizaça sahipti. Babamdan ancak 6-7 yaş gençti Affan efendi. Oysa babamın babası ölmemişti, o da asker olmasına rağmen? “Kimi öldü, kimi yaşadı işte” dedi babam ve beni gönderdi yanından kanununu duvardan indirirken. “O zaman onu kim büyüttü peki?” diye anneme yöneldim bu sefer. Affan efendinin geniş ailesinin ölenlerinin çocuklarına baktığını söyledi. Koca Affan efendinin babasız büyümüş olduğunu çocuk aklım alamadı bir türlü. Bize kim bakardı ki acaba böyle bir şey olsaydı?</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: serif;" class="mycode_font">Bulunduğumuz şehirden babamın tayini çıkınca başka bir şehire taşındık. Eşyaların derlenip toparlanmasına, bir kamyona yüklenmesine de o koca adam göz kulak oldu.</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: serif;" class="mycode_font">Ortaokul sıralarında idim. Bir yaz günü babamın dönüş saatinde kapı çalındı. Babam hep anahtarı ile açardı kapıyı oysa. Sofra yarım hazır olurdu ve onu beklerdik akşam yemeği için. Annem kapıyı açtı ve bir şaşkınlık nidası yankılandı. Biz de kapıya seğirttik. Birden Affan efendi babamın arkasından sanki cüssesi daha da büyümüş olarak içeri dalıverdi ellerinde filelerle!. Bir cümbüş koptu ki bu kadar olur. Annemin elini öptü her zamanki gibi ve salona daldı iri cüssesi ile. Elma sevdiğimi unutmamıştı. Biz dizilip elini öperken bizleri kucakladı. Sonra sofraya oturuldu. neler konuşuldu şimdi anımsamıyorum ama kısa kollu gömleğin içinden uzanan kollarındaki ay yıldızlı dövmeyi görür görmez “aaaa bu ne yaaaa?” diye bağırdığımı iyi anımsıyorum. Annemin yıldırım saçan bakışları altında küçülüyordum ki Affan efendi “Bayrak bitmez yeeenim” dedi elindeki tavuk budunu dişle. Artık Affan abi diyorduk ona biz.</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: serif;" class="mycode_font">İlkokul mezunu olan Affan efendi, babamın teşvikiyle geceleri okuyarak ortaokulu ve liseyi bitirdi bir yandan aile işiyle uğraşırken. Köyünden bir kızla evlendi. İki çocuk yetiştirdi. Birisi profesör oldu, yurt dışına gider gelir, öğrenci yetiştirir. Diğeri hekim, hastalara şifa dağıtır kendi deyimiyle “Biz okuyamadık, vatana bi hizmetimiz olmadı, çocuklar yapıyor artık” demeye bayılır. Yıllarca içtiği sigarayı hekim olan kızı bir gün kendisine söylenince “pat diye” bıraktı.</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: serif;" class="mycode_font">Çok çalışkan adamdı Affan efendi. Bir gün sıkıldı ve bir nakliye şirketi kurdu. Eskiden çok yaygın olan ve şehirler arası nakliyeyi yapan “ambar” şirketleri artık nakliye şirketlerine dönüşüyor, daha eli yüzü düzgün hale geliyorlardı. Affan efendi de bu işe soyundu. Oysa yıllardır yaptıkları hayvan besiciliğinde çok yaygınlardı. ” Bıktım yeeenim hayvan bokuynan uğraşmaktan” diye açıklamıştı durumu saçsız başında biriken teri eliyle silerken. “Hem memlekette uşaklar çok, onlar yaparlar zaten, vatana biraz da böyle hizmet edek, örnek olak”. Affan efendi taşımacılık işinde başarılı oldu. Zaman zaman sıkıntılar da yaşadı. Bunlardan birinde beni çağırdı “yeeenim gelsene bi sen bana”. Şirketin merkezine gittim. Beni kapıda karşıladı. Önüne çıkan herkese (ki herkes zaten ofislerin kapısına çıkmış durumda idi) beni “yeenim” diye tanıştırdı. Koridorda ilerlerken, ben duyduğum saygıdan, yılların Affan efendisi ve şimdinin Affan ağabeyinin önüne geçmemeye çalışıyordum koridorda yürürken ama o koca cüssesinden beklenmeyen kıvraklıkla her defasında benim arkama geçiyor ve “yeeenim, yeeeenim” diye gülümseyerek beni tanıştırıyordu çalışanlara.</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: serif;" class="mycode_font">Mütevazı ofisine geçtik. Kocaman Atatürk resminin önündeki masasına oturdu. Elini kolunu sallayarak derdini anlattı. Ay yıldızlı dövme hala kolundaydı. Müdürlerini çağırdı. Dertlerini anlattılar. “Çözebilecen mi yeeenim biz herşeye varız” Sonra müdürlerine dönerek “yeeenim ne derse olacak, benim sözüm bilin!”. Ben “aman Affan abi” demeye kalmadan lafı ağzıma tıkıverdi ” Yeeenim, biz bilsek seni çağırır mıydık? Aha bilemediler işte, beceremedik ki çağırdık seni. Sen söyleyeceksin, bakacaz bi çaresine hep birlikte. Di mi ağalar hı?” Tek tek “ağa”larına baktı, yanıt beklemeden. “İyidir bunlar iyidir de akıl akıldan üstündür de mi yeeenim. Bu halimizle vatana nasıl hizmet edeciyk, yannış işlerle?” Sağ elinin işaret parmağı msaya tık tık vuruyordu.</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: serif;" class="mycode_font">Toplantılarda tartışırken bazan birden “He lo, hakkatten, biz bunu niye düşünmedik hiç? ” diye sorardı ortaya. Buna yanıt beklemediğinden susardı herkes. Çalışmalar kısa sürede bitti. Son ziyaretin sonunda ayrılırken beni, yine herkesin ofis kapılarının önüne çıktığı koridordan geçirerek uğurladı. ” Yanlış yaptık yeeeenim, bi uşak daha yapacağıdık, bu işlerin başına koyacağıdık, yanlış yaptık” Kapıdaki görevliye seslendi ” Yeeenimin paketi nerdeeeee?” Bana döndü “Ağşama rakı iç yanında, kuzu getirtdiydim sana” Getirdiydim dediği mesafe 1000 km. den fazla!</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: serif;" class="mycode_font">Yıllar içinde, sıkılınca Affan efendi nakliye şirketinin başına memleketteki uşaklarından birisini koydu, kendi tabiriyle tepeden bakıyor ona ve işlere. Bizi tanıştırırken elma hikayesinden başladı, ” yeeeenim ne derse benim ağzımdandır ona göre” diye noktaladı. Neyseki bana gereksinimleri yok.</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: serif;" class="mycode_font">Affan efendi şimdi yaşlandı ama hala dimdik ve dinç. Hala durup durup “Rahmetli baban bizi evlatlıktan attı, efendilikten attı, bey dedi bize yeeen, biz kiiiim beylik kim yeeen? Biz neferiyik milletin, neferi” der durur. “Ama bak anan esaslı kadın, o hep Affan efendi der”</span></span><br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: serif;" class="mycode_font">Küçük bir not : </span></span></span><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: serif;" class="mycode_font"><span style="color: #000000;" class="mycode_color">Benim hikayem degildir!</span></span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<img src="https://selcukaytimur.files.wordpress.com/2013/09/bald-eagle-landing_837.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: bald-eagle-landing_837.jpg]" class="mycode_img" /><br />
<span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: serif;" class="mycode_font">Affan efendiyi ne zaman tanıdığımı anımsamıyorum. Son yıllarda çok seyrek görüşür durumdayız. Benden yaş olarak çok büyük olmasına karşın Affan efendi vücut yapısı ve sima olarak hemen hiç değişmemiş bir insandır. eh belki biraz küçüldü tabii bedeni ama gene o Affan efendi işte. Sima olarak bizim sinema oyuncularından birisine benzetirim ben onu; hani şu saçı olmayan, pos bıyıklı, yuvarlak sevecen yüzlü bir sinema oyuncumuz var, adı aklıma gelmiyor, dizilerde de arada bir görünür. Güleç yüzlü bir insan. The Closer dizisinin kadın kahramanı Brenda Leigh Johnson’un babasına da benzer, seyredenler anımsayacaktır. Güleç yüzüne karşın otoriter bir yapısı vardı Affan efendinin. Yıllarca sağlam, iri yapılı bedenini ve aydınlık bakışını korumayı becerdi, nasıl yaptıysa artık.</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: serif;" class="mycode_font">Affan efendiyle yolumuz ben küçücük bir çocuk iken kesişti önce, asker olan rahmetli babamla birlikte sırtında bir küfe sebze ve meyve ile evimize geldiğinde. Mutfağa girip o koca küfeyi sırtından küçük bir paket gibi sıyırıp indirmesini şaşkınlıkla izlerken bana göz kırpmış ve küfeden aldığı kırmızı bir elmayı elleriyle silip uzatmıştı bana: “Al, sana lazım bu”. Elmayı çok severdim. Hala severim. Kitap okurken sürekli elma yediğim için evde elma çok çabuk bittiğinden babam elmayı kasa ile alırdı hep. Bu sefer küfeden çıkmıştı. Küfe yerine yerleştikten sonra annem Affan efendiyi yemek masasına oturtup çorba içirdi, yemek yedirdi. Affan efendinin kaşığı kocaman eliyle kavrayıp çorbayı içişini izledim. Annemle tarhana çorbası üzerine anlamadığım bir sohbete giriştiler. Yemekten sonra da annemin elini öptü “Eline sağlık annne” dedi. Babama döndü ” başka bişey var mı komutan? ” diye sordu. Babam bir paket sigara ve para uzattı. Utanarak aldı, bolca pantolonunun cebine sokuşturdu ve gitti.</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: serif;" class="mycode_font">Affan efendinin babamın birliğinden terhis olan bir vatandaş olduğunu öğrendim. Babamın emir eri imiş. Adı bizde hep Affan efendi olarak kaldı. Tavuk mu lazım? Affan efendiye söyleyelim, kessin getirsin. Pazara mı gidilecek, Affan efendiyi bulalım. Çocuklar evde yalnız mı kalacak? Affan’ın haberi olsun…Affan efendinin ne iş yaptığını bir türlü bilemedimdi o yıllarda. Sonradan öğrendim ki kendi hayvanları, çiti çubuğu olan (kendi tabiriyle) bir ailenin içindeymiş. Birliğindeki bütün erlere “oğlum” diye hitabeden babam, Affan efendi’ye nedense “evladım” diye hitabederdi. Affan efendi, yıllar sonra artık çoktan emekli olan babama hala komutan diye hitabederken babam ona artık ya doğrudan adıyla hitabeder olmuştu ya da Affan bey diye. Affan efendi buna kızar söylenirdi bir yandan gülerken “Evlatlıktan atıldık artık biz, genç, komutan attı bizi evlatlıktan da efendilikten de!”</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: serif;" class="mycode_font">Değişik bir insandı Affan efendi. Oturduğumuz yer askeri birliğe çok yakın olduğundan Cuma akşamları ve Pazartesi sabahları bayrak merasimlerini tel örgülere yaklaşıp izlemek mümkündü. Bu sırada Affan efendi eğer bir nedenle bizdeyse o da merasimi izlerdi ama bizim gibi tel örgüye yaklaşmadan. O biraz daha uzakta durur, gözlerini merasim alanına diker bakardı. Bayrak çekilişi ve indirilmesi sırasında gözlerini bayrağa kilitlenmiş durumda öylece kıpırdamadan dururdu uzaktan “Rahat” komutu duyuluncaya kadar. Bir gün bunun nedenini sordum : “Affan efendi, sen asker misin hala neden böyle duruyorsun?” Yere, önüme diz çöktü : “Bayrak kutsaldır, biz yemin ettik” Hiç birşey anlamadığım için bunların anlamını aynı akşam babama sordum. Benim çocukça sorularım ve belki de şımarıklığım babamı bezdirmiş olmalı k, o bayrağa sahip olabilmek için Affan efendinin babasının ve büyük amcasının kurtuluş savaşında öldüğünü söyleyiverdi babam sertçe. Zaten sert bir mizaça sahipti. Babamdan ancak 6-7 yaş gençti Affan efendi. Oysa babamın babası ölmemişti, o da asker olmasına rağmen? “Kimi öldü, kimi yaşadı işte” dedi babam ve beni gönderdi yanından kanununu duvardan indirirken. “O zaman onu kim büyüttü peki?” diye anneme yöneldim bu sefer. Affan efendinin geniş ailesinin ölenlerinin çocuklarına baktığını söyledi. Koca Affan efendinin babasız büyümüş olduğunu çocuk aklım alamadı bir türlü. Bize kim bakardı ki acaba böyle bir şey olsaydı?</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: serif;" class="mycode_font">Bulunduğumuz şehirden babamın tayini çıkınca başka bir şehire taşındık. Eşyaların derlenip toparlanmasına, bir kamyona yüklenmesine de o koca adam göz kulak oldu.</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: serif;" class="mycode_font">Ortaokul sıralarında idim. Bir yaz günü babamın dönüş saatinde kapı çalındı. Babam hep anahtarı ile açardı kapıyı oysa. Sofra yarım hazır olurdu ve onu beklerdik akşam yemeği için. Annem kapıyı açtı ve bir şaşkınlık nidası yankılandı. Biz de kapıya seğirttik. Birden Affan efendi babamın arkasından sanki cüssesi daha da büyümüş olarak içeri dalıverdi ellerinde filelerle!. Bir cümbüş koptu ki bu kadar olur. Annemin elini öptü her zamanki gibi ve salona daldı iri cüssesi ile. Elma sevdiğimi unutmamıştı. Biz dizilip elini öperken bizleri kucakladı. Sonra sofraya oturuldu. neler konuşuldu şimdi anımsamıyorum ama kısa kollu gömleğin içinden uzanan kollarındaki ay yıldızlı dövmeyi görür görmez “aaaa bu ne yaaaa?” diye bağırdığımı iyi anımsıyorum. Annemin yıldırım saçan bakışları altında küçülüyordum ki Affan efendi “Bayrak bitmez yeeenim” dedi elindeki tavuk budunu dişle. Artık Affan abi diyorduk ona biz.</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: serif;" class="mycode_font">İlkokul mezunu olan Affan efendi, babamın teşvikiyle geceleri okuyarak ortaokulu ve liseyi bitirdi bir yandan aile işiyle uğraşırken. Köyünden bir kızla evlendi. İki çocuk yetiştirdi. Birisi profesör oldu, yurt dışına gider gelir, öğrenci yetiştirir. Diğeri hekim, hastalara şifa dağıtır kendi deyimiyle “Biz okuyamadık, vatana bi hizmetimiz olmadı, çocuklar yapıyor artık” demeye bayılır. Yıllarca içtiği sigarayı hekim olan kızı bir gün kendisine söylenince “pat diye” bıraktı.</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: serif;" class="mycode_font">Çok çalışkan adamdı Affan efendi. Bir gün sıkıldı ve bir nakliye şirketi kurdu. Eskiden çok yaygın olan ve şehirler arası nakliyeyi yapan “ambar” şirketleri artık nakliye şirketlerine dönüşüyor, daha eli yüzü düzgün hale geliyorlardı. Affan efendi de bu işe soyundu. Oysa yıllardır yaptıkları hayvan besiciliğinde çok yaygınlardı. ” Bıktım yeeenim hayvan bokuynan uğraşmaktan” diye açıklamıştı durumu saçsız başında biriken teri eliyle silerken. “Hem memlekette uşaklar çok, onlar yaparlar zaten, vatana biraz da böyle hizmet edek, örnek olak”. Affan efendi taşımacılık işinde başarılı oldu. Zaman zaman sıkıntılar da yaşadı. Bunlardan birinde beni çağırdı “yeeenim gelsene bi sen bana”. Şirketin merkezine gittim. Beni kapıda karşıladı. Önüne çıkan herkese (ki herkes zaten ofislerin kapısına çıkmış durumda idi) beni “yeenim” diye tanıştırdı. Koridorda ilerlerken, ben duyduğum saygıdan, yılların Affan efendisi ve şimdinin Affan ağabeyinin önüne geçmemeye çalışıyordum koridorda yürürken ama o koca cüssesinden beklenmeyen kıvraklıkla her defasında benim arkama geçiyor ve “yeeenim, yeeeenim” diye gülümseyerek beni tanıştırıyordu çalışanlara.</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: serif;" class="mycode_font">Mütevazı ofisine geçtik. Kocaman Atatürk resminin önündeki masasına oturdu. Elini kolunu sallayarak derdini anlattı. Ay yıldızlı dövme hala kolundaydı. Müdürlerini çağırdı. Dertlerini anlattılar. “Çözebilecen mi yeeenim biz herşeye varız” Sonra müdürlerine dönerek “yeeenim ne derse olacak, benim sözüm bilin!”. Ben “aman Affan abi” demeye kalmadan lafı ağzıma tıkıverdi ” Yeeenim, biz bilsek seni çağırır mıydık? Aha bilemediler işte, beceremedik ki çağırdık seni. Sen söyleyeceksin, bakacaz bi çaresine hep birlikte. Di mi ağalar hı?” Tek tek “ağa”larına baktı, yanıt beklemeden. “İyidir bunlar iyidir de akıl akıldan üstündür de mi yeeenim. Bu halimizle vatana nasıl hizmet edeciyk, yannış işlerle?” Sağ elinin işaret parmağı msaya tık tık vuruyordu.</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: serif;" class="mycode_font">Toplantılarda tartışırken bazan birden “He lo, hakkatten, biz bunu niye düşünmedik hiç? ” diye sorardı ortaya. Buna yanıt beklemediğinden susardı herkes. Çalışmalar kısa sürede bitti. Son ziyaretin sonunda ayrılırken beni, yine herkesin ofis kapılarının önüne çıktığı koridordan geçirerek uğurladı. ” Yanlış yaptık yeeeenim, bi uşak daha yapacağıdık, bu işlerin başına koyacağıdık, yanlış yaptık” Kapıdaki görevliye seslendi ” Yeeenimin paketi nerdeeeee?” Bana döndü “Ağşama rakı iç yanında, kuzu getirtdiydim sana” Getirdiydim dediği mesafe 1000 km. den fazla!</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: serif;" class="mycode_font">Yıllar içinde, sıkılınca Affan efendi nakliye şirketinin başına memleketteki uşaklarından birisini koydu, kendi tabiriyle tepeden bakıyor ona ve işlere. Bizi tanıştırırken elma hikayesinden başladı, ” yeeeenim ne derse benim ağzımdandır ona göre” diye noktaladı. Neyseki bana gereksinimleri yok.</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: serif;" class="mycode_font">Affan efendi şimdi yaşlandı ama hala dimdik ve dinç. Hala durup durup “Rahmetli baban bizi evlatlıktan attı, efendilikten attı, bey dedi bize yeeen, biz kiiiim beylik kim yeeen? Biz neferiyik milletin, neferi” der durur. “Ama bak anan esaslı kadın, o hep Affan efendi der”</span></span><br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: serif;" class="mycode_font">Küçük bir not : </span></span></span><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: serif;" class="mycode_font"><span style="color: #000000;" class="mycode_color">Benim hikayem degildir!</span></span></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Kısa bir yol hikayesi]]></title>
			<link>https://www.forumki.com/showthread.php?tid=2936</link>
			<pubDate>Mon, 25 Mar 2024 07:24:30 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.forumki.com/member.php?action=profile&uid=33">AdM</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.forumki.com/showthread.php?tid=2936</guid>
			<description><![CDATA[<img src="https://selcukaytimur.files.wordpress.com/2014/03/maxresdefault.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: maxresdefault.jpg]" class="mycode_img" /><br />
<span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Times New Roman;" class="mycode_font">Çenelerimin titremesine engel olamıyordum; dişlerim kurumuş kıkırdaklar gibi kıkırdayarak birbirine çarpıyordu sürekli. Gök yüzündeki yarım aydan yayılan ışığın uçsuz bucaksız gibi görünen kar örtüsünden yansımasıyla aydınlanan garip bir sessizlikle çevriliydim. Ay görünmesine rağmen serpiştiren kar koyu renkli otomobilin sıcak kaputunun üstünde eriyerek süzülüyordu aşağıya doğru. Sağımda ve solumdaki iri, soğuk kamyon karaltıları üstleri serpiştiren karla kaplanırken sanki yıllardır orada gibiydiler. Oysa şu sağımda duran kamyonu kilometrelerce takip etmiştim karla kaplı ovayı geçerken. Herkes hava açıkken kar yağmaz diye bilir ama, yağıyordu işte! Karla kaplanmış tepelerden aşağıya doğru esen rüzgarın getirdiği kar taneleri midir, yoksa havanın soğukluğundan mıdır, nedir? Bilemem, ama ay ışığı altında yağıyordu kar!</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Times New Roman;" class="mycode_font">Ovaya, diğer ucundaki tepeden inerken gideceğim yönde yükselen tepedeki beyazlığı seçince anlamıştım başıma gelebilecekleri. Gök yüzü açık olmasına rağmen orada burada bulutlar seçiliyordu. Geldiğim yerde ve yol boyunca yağmur vardı, yüksekler de dahil. Önümde ovayı dümdüz geçen bir yol, bir tepe, iniş, tekrar ve daha yüksek bir tepe ve kıvrıla kıvrıla şehire giden bir iniş beni bekliyordu. Geldiğim yönden ovaya indiğim anda yolun sağında ve solunda beliren karlar bir müddet sonra yolda da kendini göstermeye başlayınca, koca bir kamyonu kendime seçip uygun bir mesafeden izlemeye başlamıştım. Yolun üstündeki kar kalınlığı gideceğim yöndeki ilk tepeye doğru sağa dönmesiyle birlikte arttı. Burası böyle ise, tepe nasıldı kimbilir? Hayır, ben karda, buzda otomobil kullanmayı becerebilen bir insanım ama önümdeki tepeler her sene kar nedeniyle trafiğe kapanan tepelerdi ve bu sefer bana denk gelebilirdi pek ala. Yol sağa döndü, solda, iç taraftaki ilçeyi geçtik, bir sonraki ilçeye doğru usul usul yol aldım arada bir kayan ama kendini kontrol eden araca vererek tüm dikkatimi. Sonunda korktuğum oldu, kar yağışı yoğunlaştı ve önümdeki kamyonun kırmızı fren ışıkları kar tanelerinin arasından parladı. Çift yolun sol tarafından gelen hiç bir araç yoktu bir müddettir. Benim bulunduğum yolun sağ tarafına park etmiş karla kaplı kamyonları ve otomobilleri seçmeye başladım tek tük. Önüme bakmaktan sağıma doğru dürüst bakamadığımdan anlayamıyordum neden orada park ettiklerini araçların. Aslında anlıyordum da, anlamazlıktan geliyordum galiba. Araçlar, kardan yansıyan far ve ay ışığın ın içinde karanlıkta öyle yatıyorlardı. O yıllarda yolun o kısmında sığınacak bir tek yer yoktu, biraz ilerde, sol iç tarafta büyücek bir yerleşim yeri olmasına karşın. Şimdi oralarda kilometreler boyu leblebici, çorbacı, börekçi, kokoreççi, lokantanın yanısıra alış veriş yerleri bile var.</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Times New Roman;" class="mycode_font">Nihayet önümdeki kamyon sağa doğru giriverdi ağır ağır ve bir trafik polisi aracının yanıp sönen ışıkları selamladı beni. Ağır ağır polis otosuna doğru yaklaştım başıma geleceklerin gelmemesini dileyerek. Beyaz beresi karla kaplı, uyarıcı sarı yeleğini kalın gocuğunun üstüne geçirmiş bir trafik polisi durmamı işaret etti, bir yandan eliyle sağa doğru beni yönlendirerek. Camı indirerek selamladım polisi. Yorgun ve bıkkın bir sesle</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Times New Roman;" class="mycode_font">“İçeri çek içeri, park et aracı!. Kar var, kaygan yol” diye seslendi bulunduğu yerden. bir yandan da hala eliyle işaret ediyordu daha içeri çekmem için aracı.</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Times New Roman;" class="mycode_font">“Neden? Kapalı mı yol?”</span></span><br />
<span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Times New Roman;" class="mycode_font">“Çok kar var. Buzlanma var, çıkamazsın”</span></span><br />
<span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Times New Roman;" class="mycode_font">“Zincir var, takayım mı? Giderim ben”</span></span><br />
<span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Times New Roman;" class="mycode_font">“Kapalı, kapalı. İki yön de kapalı. Çıkamazsın, içeri çek, park et!” diye tekrarladı ve beni bırakıp yürüdü kendi otomobiline.</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Times New Roman;" class="mycode_font">Çaresiz, aracımı yolun sağına doğru hareket ettirdim. Yol boyu uzanan geniş bir düzlüktü, yolun sağı. Hala da öyledir. Önümden giden kamyonun peşine takılıp sürdüm arabayı, tekerleklerin ezdiği kar yığınlarının sesini dinleyerek. Park etmiş bir sürü kamyon vardı daha önce seçemediğim. Takip ettiğim kamyon sola dönerek gidiş istikametinde ve önümde bir yerde durdu. Ben de onun soluna yanaştım. Soluma park etmiş kamyonlardan artık trafik polisinin aracı görünmüyordu artık. Motoru kapattım. Her yer kar içindeydi.</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Times New Roman;" class="mycode_font">Şimdi zincir taksam ben yolu bal gibi giderim, ilk tepeyi çıkar ve inerim, yol geniş ve düz.İkinci tepenin çıkışı az ama çift yol olsa bile inişte çok dik yerler var. Şimdi oralar donmuş olabilir, üstelik bir sürü de viraj var. Hadi ben emniyetli bi şekilde sürdüm diyelim, bu şehirde yaşayanlar kar ve buzda otomobil kullanmakta çok beceriksizler (Evet, öyledir…Yazın 40 dereceye kadar çıkar sıcaklık, ve kar falan bilmezler ama işte bu meşhur tepe ve ondan sonrası her sene çok kar alır ve mutlaka bir kez kapanır) . Adam şimdi kaydıracak arabasını gelip vuracak, al başına belayı! Ne olursa olsun tehlikeli, benim için de tehlikeli ama ne yapsam acaba? Arabanın içinde ne yapacağım peki bu havada donarım ya. Bu yolu bunlar sabaha kadar açmazlar! Bu kamyon şoförleri ne yaparlar acaba, yahu sığınacak sıcak bir yer bile yok. Ölsek kim bilecek?</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Times New Roman;" class="mycode_font">Önüme bakarak düşünürken arkamdan gelen bir kaç araç durup zincir taktılar ve yürüyüp gidiverdiler, bazıları zincir için falan da durmadılar. Polisin yolun kenarına park etmeleri için çevirdiği araçlardı bunlar, tepelerin ardındaki şehire giden, plakları böyle dedi en azından. E şimdi bunlar gidiyorsa bu havada, zinciri takıp gideyim ben, yoksa burada çakılıp kalacağım.</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Times New Roman;" class="mycode_font">Araçtan inmeden önce kalın deri gocuğumu sırtıma geçirdim, eldivenlerimi taktım. Dışarı çıkar çıkmaz tertemiz ve buz gibi hava ciğerlerime doldu. Tekrar içeri uzanıp başıma şapkamı geçirdim. Hızla bagaja yöneldim. Donmuş bagaj kapağı biraz zorladı açılmak için. Zincir takımını çıkardım. Birisini açtım. Sol ön tekerleğin önüne eğilerek kar yığınını ellerimle temizledikten sonra zinciri serdim. Araca binerek biraz ilerdim. Tekrar indim. Sanki hava daha da soğumuş gibi geldi. Zinciri lastiğe geçirmeye çalıştım ama, eldivenli elimle zinciri kavrayamdım bir türlü. Eldivenleri çıkarıp buz gibi olmuş zinciri yakaladım, çekiştirdim. Bu kez de çamurluğa yapışan buz engel oldu ve zaten lastiği iyi oturtamamıştım. İyi de görememeye başlamışım gibi geldi. Atıştırıp duran karın gözlüğüme yapışması bir yana sanki ışık da azalmıştı. Birden çok üşüdüm; araca girip motoru çalıştırdım ve ısıtıcıyı açtım. Pencereden başımı çıkararak lastiği zincirin üstünde tekar ayarlamaya çalıştım aracı ileri geri sürerek Yağan kar içeri doluştu. Üşümem geçince tekrar çıktım dışarı. Kaç kez taktım söktüm ben bu zinciri birazdan hallederim. Lastiğin yanına çömelip zinciri yakaladım. Buz gibiydi. Zinciri lastiğin iç tarafından yukarı doğru geçirmeye çalışırken bir kaç kez düşürdüm. Bacaklarım uyuşmaya başlayınca ayağa kalktım ve birden titremeye başladım. Önce hafif ürpertiler ve sonra da bayağı titreme. Bunu da çenelerimin takırdaması takip etti. Evet, insanın çeneleri gerçekten titriyor dişleri birbirine çarparak.</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Times New Roman;" class="mycode_font">Donuyor gibi hissettiğim ıslak ellerime eldivenlerimi geçirdim. Kollarımı göğsümde kavuşturarak ellerimi arasına sıkıştırdım. Bu zinciri takamayacağım besbelli benim şimdi de burada ne yapacağım yahu. Kaputtan süzülen erimiş kar sularını izlerken sağımdan bir araç yaklaştı. Eski, station wagon bir Renault. İlgilenmedim önce. Aracın camı açıldı ve bir baş uzandı dışarı. Genç bir ses “Zincir takalım mı abi?” dedi, yanıtımı beklemeden indi arabadan. Yanıma geldi, elindeki el fenerinin ışığında lastiğin altındaki zinciri gördü ve Reanult’a doğru seslendi.</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Times New Roman;" class="mycode_font">“Feriit, abimin zinciri varmış, gel hemen buraya bekletmeyelim abimi!” Bir yandan bana bakıyordu. Dişlerimin takırdamasını engellemeye çalışarak başımla işaret ettim evet manasına. İyi kötü bir şeyler de söyledim. Ancak bir problem vardı ki yanımda beş kuruş para yoktu, malum her yerde kart kullanıyoruz. “Abim geç sen içeri, üşütmeyelim seni, üşümüşsündür zaten” Araca girip oturdum. Sağ koltukta ne olur ne olmaz diye çantama koymadığım bir yün kazak vardı, kalınca, v yakalı. Tekrar dışarı çıktım ve durumu söyledim.”Abim, üzme sen canını, canın sağolsun” gibi bir şeyler söylediler. 1o dakika içinde zincir takma işi bitti. iyi olmuş mu diye kontrol ettik. Sonra kazağı verdim, memnun kalarak aldılar. Ben de araca girip motoru çalıştırdım. Sırtımdaki gocuğu titremem geçinceye kadar çıkarmadım.</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Times New Roman;" class="mycode_font">Hazır olunca, aracı ağır ağır ilerleterek uzanıp giden kamyon zincirinin sonundan tekrar karla kaplı yola çıkardım. Arkamdan gelen tek tük araçlar, üstelik zincirsiz, beni geçip gittiler. Arkamda kalan trafik polisi aracı görünmüyordu bile ve hala kar atıştırmaktaydı.</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Times New Roman;" class="mycode_font">Başka bir boyuttaymış gibi sürdüm arabayı 2 saat boyunca. Her yer karla kaplıydı. Kar yağıyordu ve yol kenarı işaretlerini görmek bile çok zordu. Önümdeki ilk yokuşu çıktım ve indim, hep 2. viteste maksimum 20 km hızla sürdüm aracı. Sonra ikinci tepe geldi korkunç eğimleri ve virajlarıyla. Karla kaplı yolda bu yapmak zorunda kaldığım çılgınlığı anımsamak bile istemem hala. Bitmeyecek bir kabus gibi geçen bir süreden sonra her şeyin sonu olduğu gibi, bu yolun da sonu oldu. Karlar içindeki şehiri de zincirli tekerleklerle geçtim. Şehir bitince, coğrafyanın gereği olarak yoldaki kar da yok oldu. Sağdaki ilk benzin istasyonda durdum zincirleri çıkarmak için.</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Times New Roman;" class="mycode_font">Otomobilden çıkıp bagaja doğru ilerlediğim sırada birden sırtımda serin bir ıslaklık hissettim. “Terledim tabii tepeden inerken, çok sıktım kendimi.” Elimi kazağın altından sırtıma götürüp gömleği kontrol ettim. İnce kazağımın içindeki gömleğin her tarafı sırıl sıklamdı, kollarım, göğsüm ve hatta, kazağın sırtı ve koltuğumun sırtımı dayadığım ve oturduğum kısımları da…</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Times New Roman;" class="mycode_font">İlk fırsatta sürücü koltuğuna oturma ve sırt kısmında havalandırma sağlayarak terlemeyi önleyen özel bir minder yastık seti aldım.</span></span><br />
<span style="color: #ff4136;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Times New Roman;" class="mycode_font">Kisa bir Not:</span></span></span><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Times New Roman;" class="mycode_font"><span style="color: #000000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> Benim hikayem degildir </span></span></span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<img src="https://selcukaytimur.files.wordpress.com/2014/03/maxresdefault.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: maxresdefault.jpg]" class="mycode_img" /><br />
<span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Times New Roman;" class="mycode_font">Çenelerimin titremesine engel olamıyordum; dişlerim kurumuş kıkırdaklar gibi kıkırdayarak birbirine çarpıyordu sürekli. Gök yüzündeki yarım aydan yayılan ışığın uçsuz bucaksız gibi görünen kar örtüsünden yansımasıyla aydınlanan garip bir sessizlikle çevriliydim. Ay görünmesine rağmen serpiştiren kar koyu renkli otomobilin sıcak kaputunun üstünde eriyerek süzülüyordu aşağıya doğru. Sağımda ve solumdaki iri, soğuk kamyon karaltıları üstleri serpiştiren karla kaplanırken sanki yıllardır orada gibiydiler. Oysa şu sağımda duran kamyonu kilometrelerce takip etmiştim karla kaplı ovayı geçerken. Herkes hava açıkken kar yağmaz diye bilir ama, yağıyordu işte! Karla kaplanmış tepelerden aşağıya doğru esen rüzgarın getirdiği kar taneleri midir, yoksa havanın soğukluğundan mıdır, nedir? Bilemem, ama ay ışığı altında yağıyordu kar!</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Times New Roman;" class="mycode_font">Ovaya, diğer ucundaki tepeden inerken gideceğim yönde yükselen tepedeki beyazlığı seçince anlamıştım başıma gelebilecekleri. Gök yüzü açık olmasına rağmen orada burada bulutlar seçiliyordu. Geldiğim yerde ve yol boyunca yağmur vardı, yüksekler de dahil. Önümde ovayı dümdüz geçen bir yol, bir tepe, iniş, tekrar ve daha yüksek bir tepe ve kıvrıla kıvrıla şehire giden bir iniş beni bekliyordu. Geldiğim yönden ovaya indiğim anda yolun sağında ve solunda beliren karlar bir müddet sonra yolda da kendini göstermeye başlayınca, koca bir kamyonu kendime seçip uygun bir mesafeden izlemeye başlamıştım. Yolun üstündeki kar kalınlığı gideceğim yöndeki ilk tepeye doğru sağa dönmesiyle birlikte arttı. Burası böyle ise, tepe nasıldı kimbilir? Hayır, ben karda, buzda otomobil kullanmayı becerebilen bir insanım ama önümdeki tepeler her sene kar nedeniyle trafiğe kapanan tepelerdi ve bu sefer bana denk gelebilirdi pek ala. Yol sağa döndü, solda, iç taraftaki ilçeyi geçtik, bir sonraki ilçeye doğru usul usul yol aldım arada bir kayan ama kendini kontrol eden araca vererek tüm dikkatimi. Sonunda korktuğum oldu, kar yağışı yoğunlaştı ve önümdeki kamyonun kırmızı fren ışıkları kar tanelerinin arasından parladı. Çift yolun sol tarafından gelen hiç bir araç yoktu bir müddettir. Benim bulunduğum yolun sağ tarafına park etmiş karla kaplı kamyonları ve otomobilleri seçmeye başladım tek tük. Önüme bakmaktan sağıma doğru dürüst bakamadığımdan anlayamıyordum neden orada park ettiklerini araçların. Aslında anlıyordum da, anlamazlıktan geliyordum galiba. Araçlar, kardan yansıyan far ve ay ışığın ın içinde karanlıkta öyle yatıyorlardı. O yıllarda yolun o kısmında sığınacak bir tek yer yoktu, biraz ilerde, sol iç tarafta büyücek bir yerleşim yeri olmasına karşın. Şimdi oralarda kilometreler boyu leblebici, çorbacı, börekçi, kokoreççi, lokantanın yanısıra alış veriş yerleri bile var.</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Times New Roman;" class="mycode_font">Nihayet önümdeki kamyon sağa doğru giriverdi ağır ağır ve bir trafik polisi aracının yanıp sönen ışıkları selamladı beni. Ağır ağır polis otosuna doğru yaklaştım başıma geleceklerin gelmemesini dileyerek. Beyaz beresi karla kaplı, uyarıcı sarı yeleğini kalın gocuğunun üstüne geçirmiş bir trafik polisi durmamı işaret etti, bir yandan eliyle sağa doğru beni yönlendirerek. Camı indirerek selamladım polisi. Yorgun ve bıkkın bir sesle</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Times New Roman;" class="mycode_font">“İçeri çek içeri, park et aracı!. Kar var, kaygan yol” diye seslendi bulunduğu yerden. bir yandan da hala eliyle işaret ediyordu daha içeri çekmem için aracı.</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Times New Roman;" class="mycode_font">“Neden? Kapalı mı yol?”</span></span><br />
<span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Times New Roman;" class="mycode_font">“Çok kar var. Buzlanma var, çıkamazsın”</span></span><br />
<span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Times New Roman;" class="mycode_font">“Zincir var, takayım mı? Giderim ben”</span></span><br />
<span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Times New Roman;" class="mycode_font">“Kapalı, kapalı. İki yön de kapalı. Çıkamazsın, içeri çek, park et!” diye tekrarladı ve beni bırakıp yürüdü kendi otomobiline.</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Times New Roman;" class="mycode_font">Çaresiz, aracımı yolun sağına doğru hareket ettirdim. Yol boyu uzanan geniş bir düzlüktü, yolun sağı. Hala da öyledir. Önümden giden kamyonun peşine takılıp sürdüm arabayı, tekerleklerin ezdiği kar yığınlarının sesini dinleyerek. Park etmiş bir sürü kamyon vardı daha önce seçemediğim. Takip ettiğim kamyon sola dönerek gidiş istikametinde ve önümde bir yerde durdu. Ben de onun soluna yanaştım. Soluma park etmiş kamyonlardan artık trafik polisinin aracı görünmüyordu artık. Motoru kapattım. Her yer kar içindeydi.</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Times New Roman;" class="mycode_font">Şimdi zincir taksam ben yolu bal gibi giderim, ilk tepeyi çıkar ve inerim, yol geniş ve düz.İkinci tepenin çıkışı az ama çift yol olsa bile inişte çok dik yerler var. Şimdi oralar donmuş olabilir, üstelik bir sürü de viraj var. Hadi ben emniyetli bi şekilde sürdüm diyelim, bu şehirde yaşayanlar kar ve buzda otomobil kullanmakta çok beceriksizler (Evet, öyledir…Yazın 40 dereceye kadar çıkar sıcaklık, ve kar falan bilmezler ama işte bu meşhur tepe ve ondan sonrası her sene çok kar alır ve mutlaka bir kez kapanır) . Adam şimdi kaydıracak arabasını gelip vuracak, al başına belayı! Ne olursa olsun tehlikeli, benim için de tehlikeli ama ne yapsam acaba? Arabanın içinde ne yapacağım peki bu havada donarım ya. Bu yolu bunlar sabaha kadar açmazlar! Bu kamyon şoförleri ne yaparlar acaba, yahu sığınacak sıcak bir yer bile yok. Ölsek kim bilecek?</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Times New Roman;" class="mycode_font">Önüme bakarak düşünürken arkamdan gelen bir kaç araç durup zincir taktılar ve yürüyüp gidiverdiler, bazıları zincir için falan da durmadılar. Polisin yolun kenarına park etmeleri için çevirdiği araçlardı bunlar, tepelerin ardındaki şehire giden, plakları böyle dedi en azından. E şimdi bunlar gidiyorsa bu havada, zinciri takıp gideyim ben, yoksa burada çakılıp kalacağım.</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Times New Roman;" class="mycode_font">Araçtan inmeden önce kalın deri gocuğumu sırtıma geçirdim, eldivenlerimi taktım. Dışarı çıkar çıkmaz tertemiz ve buz gibi hava ciğerlerime doldu. Tekrar içeri uzanıp başıma şapkamı geçirdim. Hızla bagaja yöneldim. Donmuş bagaj kapağı biraz zorladı açılmak için. Zincir takımını çıkardım. Birisini açtım. Sol ön tekerleğin önüne eğilerek kar yığınını ellerimle temizledikten sonra zinciri serdim. Araca binerek biraz ilerdim. Tekrar indim. Sanki hava daha da soğumuş gibi geldi. Zinciri lastiğe geçirmeye çalıştım ama, eldivenli elimle zinciri kavrayamdım bir türlü. Eldivenleri çıkarıp buz gibi olmuş zinciri yakaladım, çekiştirdim. Bu kez de çamurluğa yapışan buz engel oldu ve zaten lastiği iyi oturtamamıştım. İyi de görememeye başlamışım gibi geldi. Atıştırıp duran karın gözlüğüme yapışması bir yana sanki ışık da azalmıştı. Birden çok üşüdüm; araca girip motoru çalıştırdım ve ısıtıcıyı açtım. Pencereden başımı çıkararak lastiği zincirin üstünde tekar ayarlamaya çalıştım aracı ileri geri sürerek Yağan kar içeri doluştu. Üşümem geçince tekrar çıktım dışarı. Kaç kez taktım söktüm ben bu zinciri birazdan hallederim. Lastiğin yanına çömelip zinciri yakaladım. Buz gibiydi. Zinciri lastiğin iç tarafından yukarı doğru geçirmeye çalışırken bir kaç kez düşürdüm. Bacaklarım uyuşmaya başlayınca ayağa kalktım ve birden titremeye başladım. Önce hafif ürpertiler ve sonra da bayağı titreme. Bunu da çenelerimin takırdaması takip etti. Evet, insanın çeneleri gerçekten titriyor dişleri birbirine çarparak.</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Times New Roman;" class="mycode_font">Donuyor gibi hissettiğim ıslak ellerime eldivenlerimi geçirdim. Kollarımı göğsümde kavuşturarak ellerimi arasına sıkıştırdım. Bu zinciri takamayacağım besbelli benim şimdi de burada ne yapacağım yahu. Kaputtan süzülen erimiş kar sularını izlerken sağımdan bir araç yaklaştı. Eski, station wagon bir Renault. İlgilenmedim önce. Aracın camı açıldı ve bir baş uzandı dışarı. Genç bir ses “Zincir takalım mı abi?” dedi, yanıtımı beklemeden indi arabadan. Yanıma geldi, elindeki el fenerinin ışığında lastiğin altındaki zinciri gördü ve Reanult’a doğru seslendi.</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Times New Roman;" class="mycode_font">“Feriit, abimin zinciri varmış, gel hemen buraya bekletmeyelim abimi!” Bir yandan bana bakıyordu. Dişlerimin takırdamasını engellemeye çalışarak başımla işaret ettim evet manasına. İyi kötü bir şeyler de söyledim. Ancak bir problem vardı ki yanımda beş kuruş para yoktu, malum her yerde kart kullanıyoruz. “Abim geç sen içeri, üşütmeyelim seni, üşümüşsündür zaten” Araca girip oturdum. Sağ koltukta ne olur ne olmaz diye çantama koymadığım bir yün kazak vardı, kalınca, v yakalı. Tekrar dışarı çıktım ve durumu söyledim.”Abim, üzme sen canını, canın sağolsun” gibi bir şeyler söylediler. 1o dakika içinde zincir takma işi bitti. iyi olmuş mu diye kontrol ettik. Sonra kazağı verdim, memnun kalarak aldılar. Ben de araca girip motoru çalıştırdım. Sırtımdaki gocuğu titremem geçinceye kadar çıkarmadım.</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Times New Roman;" class="mycode_font">Hazır olunca, aracı ağır ağır ilerleterek uzanıp giden kamyon zincirinin sonundan tekrar karla kaplı yola çıkardım. Arkamdan gelen tek tük araçlar, üstelik zincirsiz, beni geçip gittiler. Arkamda kalan trafik polisi aracı görünmüyordu bile ve hala kar atıştırmaktaydı.</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Times New Roman;" class="mycode_font">Başka bir boyuttaymış gibi sürdüm arabayı 2 saat boyunca. Her yer karla kaplıydı. Kar yağıyordu ve yol kenarı işaretlerini görmek bile çok zordu. Önümdeki ilk yokuşu çıktım ve indim, hep 2. viteste maksimum 20 km hızla sürdüm aracı. Sonra ikinci tepe geldi korkunç eğimleri ve virajlarıyla. Karla kaplı yolda bu yapmak zorunda kaldığım çılgınlığı anımsamak bile istemem hala. Bitmeyecek bir kabus gibi geçen bir süreden sonra her şeyin sonu olduğu gibi, bu yolun da sonu oldu. Karlar içindeki şehiri de zincirli tekerleklerle geçtim. Şehir bitince, coğrafyanın gereği olarak yoldaki kar da yok oldu. Sağdaki ilk benzin istasyonda durdum zincirleri çıkarmak için.</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Times New Roman;" class="mycode_font">Otomobilden çıkıp bagaja doğru ilerlediğim sırada birden sırtımda serin bir ıslaklık hissettim. “Terledim tabii tepeden inerken, çok sıktım kendimi.” Elimi kazağın altından sırtıma götürüp gömleği kontrol ettim. İnce kazağımın içindeki gömleğin her tarafı sırıl sıklamdı, kollarım, göğsüm ve hatta, kazağın sırtı ve koltuğumun sırtımı dayadığım ve oturduğum kısımları da…</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Times New Roman;" class="mycode_font">İlk fırsatta sürücü koltuğuna oturma ve sırt kısmında havalandırma sağlayarak terlemeyi önleyen özel bir minder yastık seti aldım.</span></span><br />
<span style="color: #ff4136;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Times New Roman;" class="mycode_font">Kisa bir Not:</span></span></span><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Times New Roman;" class="mycode_font"><span style="color: #000000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> Benim hikayem degildir </span></span></span></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Hesaplaşma]]></title>
			<link>https://www.forumki.com/showthread.php?tid=2935</link>
			<pubDate>Mon, 25 Mar 2024 07:20:54 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.forumki.com/member.php?action=profile&uid=33">AdM</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.forumki.com/showthread.php?tid=2935</guid>
			<description><![CDATA[<img src="https://selcukaytimur.files.wordpress.com/2014/07/img_4496.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: img_4496.jpg]" class="mycode_img" /><br />
<span style="font-family: Times New Roman;" class="mycode_font"><span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Büyük bir motosiklet, yerdeki çakıl taşlarını ezen tekerleklerinden çıkan sesler etrafı çevreleyen cırcır böceği seslerine karışırken, biraz ileride park ettiğim otomobilimin yanına yaklaştı. Arkalıklı arka koltuğun sağında ve solunda bulunan iki koca bagaj, kocaman bir gövde, büyük tekerlekleri ile daha ziyade iki tekerlekli otomobil gibiydi.</span></span><br />
<br />
<span style="font-family: Times New Roman;" class="mycode_font"><span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Marmaris’den dönerken eve geç kalmak pahasına, çok sevdiğim Akyaka yoluna sapmıştım “ağaçlıklı yol”dan. Güneş henüz denize değmemişti daha. Azmak kenarındaki lokantalardan birisinde yemek yedikten sonra yola devam etmekti niyetim. Günün sıcağı, buz gibi akan azmak sularından gelen serinlikle tahammül edilir durumda olurdu burada hep. Suda yüzen ördekleri sessizce seyrediyordum bomboş lokantada. Kimsecikler yoktu henüz ortalıkta. Motorun sesi kesildi ve sürücü üstünden indi. Motorun etrafında bir iki adım attı kaskını çıkarıp motorun üstüne koyarken. Kısa kesilmiş aklaşmış saçlar, uzunca boy, kırışmış bir yüz ile beklediğimden daha yaşlı çıkmıştı sürücü; benden de yaşlı. Sonra birden, bir bas gitarın kararlı ritmini izleyen yaylıların sesi yayıldı havaya: Smokie ve In The Heat Of The Night. İçim ürperdi bir anda. Sürücü sesi kısmak için davranınca elimi uzatarak seslendim: “Kapatmayın lütfen!” Büyük bir hata yaptığımı ilerleyen saatlerde anlayacaktım. Bir an bakıştık. Kırışık yüzü gülümseyince daha da kırıştı : “Bizim zamanımızın müziği, şimdikiler bilmezler.” “Uçuyor mu bu?” diye sordum heybetli motoru işaret ederek. Yüzünün kırışıkları derinleşirken başını aşağı yukarı salladı.</span></span><br />
<br />
<span style="font-family: Times New Roman;" class="mycode_font"><span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Yaban arılarını çeken çürük meyveler gibi bir tarafım var sanırım? Bir keresinde – daha ufak olayları geçiyorum – üç günlük bir çalışmadan sonra yaşadığım kente dönme planları yaparken, çalışmalara dahil olan genç bir kadın benimle gelip gelemeyeceğini sormuştu. Daha sonra Istanbul’a geçecekti uçakla. O genç kadın bana üç saat süren yol boyunca sevgilisiyle olan problemlerini anlatıp ne yapması gerektiğini sorup durmuştu sürekli olarak.</span></span><br />
<span style="font-family: Times New Roman;" class="mycode_font"><span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Sürücü, üstündeki dizlikleri, yeleğini çıkardıktan uzun bacaklarını yaylandırarak lokantaya daldı. İnsanların ne zaman ahbap olacağı, frekanslarının ne zaman tutacağı pek belli olmuyor. Doğruca soğuk mezelerin bulunduğu soğutucunun vitrinine yöneldi. “Sadece ikimiz varız galiba” dedi vitrine doğru. Adamın sesini duyunca içerden gelen genç adama soğuk bira istediğini söyledi; ardından bana dönerek isteyip istemediğimi sordu. Motordan gelen Smokie melodileri devam ediyordu. İki bira şişesiyle yaklaştı; oturmasını işaret ettim. Tanıştık. Biraz sonra masada bir tabak taze kalamar var oldu. Benim kafamı dinleyerek yemek yeme planı uçup gidiyordu yavaş yavaş, hemen önümüzdeki azmakta yüzen ördekleri süzerken. Kısa cümlelerle başladı ve ilerledi konuşma. Okan iş adamı idi; “Gerçi artık değilim”. Geziyordu motoruyla öylesine. Çok açtım ben, yemek yemek istiyordum ve daha yolum vardı gidecek. Yolcunun halinden yolcu anlar. Balıkları sipariş etmekte anlaşıverdik: iri karidesler ve ardından lagos.</span></span><br />
<br />
<span style="font-family: Times New Roman;" class="mycode_font"><span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Balıkla birlikte Okan rakı istedi. Gecelemeye niyetliydi Akyakada. Güneş denize indikten sonra gelenler olmaya başlamıştı lokantaya. Çok paralar kazanmıştı Okan. “Ama yemedim kimsenin hakkını ben, tırnaklarımla kazıdım hayatımı.” Bir elini yüzüne götürüp beyazlaşmış sakallarını sıvazladı: “Kırıştık işte erkenden de.” Benim işimle ilgili anlatabildiklerimi önceleri ilgiyle dinledi ise de sonraları bu ara ara zoraki bir ilgiye dönüştü. Bunu anladığımı anladığı anlarda ruhu sanki gittiği yerden hızla dönerek bir iki soru sıkıştırıyordu. Hararetli bir tartışmanın arasında birden kartını çıkarıp verdi bana : “Unuturum sonra ben, kopmayalım diye…”. Tanımadığım bir şirketin tepe adamı…”Kartvizit çoktu bende…sata sata bir tek bu kaldı. Onu da halledeceğim yakında inşallah”. Ne demek istediğini anlamaya çalışırken, o nerede kalacağımı sordu gece. Yola devam edeceğimi öğrenince de kararını verdi kendi kendine. “Olmaz, bu saatten sonra yola çıkılmaz. Sana bir yer ayarlayalım” Kimse benim için karar vermiş değildir yıllardır, söylediklerime itiraz edilmesinden de hoşlanmam. Daha yeni tanıdığım bu adamın beni içinde düşürdüğü absürt duruma müdahil olmaya davranırken Okan cep telefonunu çıkarıp tuşlarına basmaya başlamıştı. “Yarın işlerim var, yavaş yavaş giderim…” gibi bir şeyler geveledim telefonla nereyi aradığını bilemeden. O, sol elinin ayasını bana doğru uzatmış, tebessüm ederek benim için otel rezervasyonu yapıyordu beni dinlemeden. İçimden yükselen köpürtüleri bastırmaya çalıştırarak sustum. “Bu gece patronu dinleyiver, hoş artık patronluk da kalmadı” dedi ve gülerek rakı şişesini işaret etti bana.</span></span><br />
<br />
<span style="font-family: Times New Roman;" class="mycode_font"><span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Hala görüşürüz Okan’la. Yaşadığı kente gittiğim zaman vaktim varsa gelir beni bulur. Tüm ısrarlarına karşın seyahatimi bir gün daha uzatmadığım için de hep söylenir bana. Motosiklete binmekten hoşlanmadığım için kendisine ayırdığını söylediği iki otomobilden birisi ile gelir he zaman. Diğeri arazi arabası olduğundan şehir içine sokmaz onu: “Yeterince görgüsüzlük yaptık zaten”.</span></span><br />
<br />
<span style="font-family: Times New Roman;" class="mycode_font"><span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Gökova körfezinin dibinde, azmak başında yediğimiz yemekten sonra, gece yarısına doğru , otomobilimde önümde motosikletiyle ilerlemekte olan Okan’ı izlerken sersem durumdaydım tek kelimeyle. Okan, gecenin ilerleyen saatlerinde içkinin de etkisiyle kendisini anlatmaya başladığında zaman zaman Yer Altından Notlar’ı okuyormuş gibi hissettim kendimi, zaman zaman da hiç alakası yok ama psikolog gibi. Önceleri kesik kesik, konuşmaların arasına yerleşen iç dökmeler, gecenin sonuna doğru monologa dönüşmüştü.</span></span><br />
<br />
<span style="font-family: Times New Roman;" class="mycode_font"><span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Adi herifin biriyim ben aslında, bildiğin gibi değil. Üniversiteyi bitirir bitirmez nişanlandım sevgilimle. 5 ay sonra da aldattım. Çok dürüstüz ya, bunu da gidip söyledim evlilik hazırlıkları yapan kıza. Perişan oldu. Aileler falan araya girdi ama iş şirazesinden çıkmıştı bir kere. Kız intihara kalkıştı, kurtardılar. Ailece rezil olduk. Peder resti çekti ve evden ayrılıp yurt dışına kaçmakta buldum çareyi. 2 yıl sonra döndüm geri. Pederle barıştık. Kendime bir iş kurmama yardım etti, bir daha da karışmadı bana; aslında hiç affetmedi beni yaptığım için. 3 yıl sonra da evlendim. Babama hiç çekmemişim ben, eşimi de aldattım. Anlayınca kıyametler koptu yine. Peder tümden resti çekti bu kez. Yıkıldı ortalık, boşandık. Boşanmanın mali külfetini kaldıramayınca işime ortak almak zorunda kaldım. Çocuklar eski eşimde kaldılar. Önceleri arada bir görürdüm. Sonra iş yaşamı çok ağır gelince açıldı ara iyice” Durdu ve bir bardak suyu dikti tepesine, soluksuz. “Sıkılmıyorsun değil mi?”</span></span><br />
<br />
<span style="font-family: Times New Roman;" class="mycode_font"><span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Ortağımla işler önce çok, hatta çok çok iyi idi. Yıllarca iyi para kazandık, bizimle çalışanlara da kazandırdık. Sonraları anlaşmazlıklar çıkmaya başladı. Ben daha çok para kazanalım derken, o temiz iş yapalım, sakin olalım derdinde idi. Aklım almadı bu tarzı o yıllarda. Koca bir şirket olmuşuz, yanına iki tane daha kurmuşuz. İnsan şirketi neden kurar? Para kazanmak için değil mi? Başımı iki yana salladım hayır anlamında. “Bunu şimdi söylüyorsun ama. Ortağımla görüşlerimizdeki ayrılıklar keskinleşmeye başlayınca ondan habersiz bir başka şirket hazırlıklarına başladım. Şirketin idari kadrosunda bazı kilit personeli yanıma çektim. Gizli gizli yürüttük hazırlıkları. Her şey olgunlaşınca da şirketi resmileştirdim. Konuyu da ortağıma açıverdim bir toplantıda. Yanıma çektiğim personel bir gün içinde şirket değiştirdi. Ortağım şok geçirdi.”</span></span><br />
<br />
<span style="font-family: Times New Roman;" class="mycode_font"><span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Ortağının altını oyduğunu ve bunun hiç etik olmadığını söyledim beklemeden. “O zamanlar öyle gelmemişti. Bir de sevgilim vardı kendine göre geniş bir çevresi olan hırslı bir kadın. Çok destekledi beni. Ortağımla şirketin mallarını paylaştık. Onu orada bırakıp kendi şirketime geçtim. Diğer iki şirketin paylarını da sattım ona. Adım piyasada atak iş adamına çıktı. Sevgilime ek olarak bir iki ilişkim daha oldu yıllar geçtikçe. Bunu bildiği halde sesi çıkmadı kadının hiç.” Yüzüne bakarak gülünce “Gülersin tabii” dedi. “Boynuzlanmanın da tadına baktık sonunda. Neyse, bu arada şirketten para sızdığı çıktı ortaya.”</span></span><br />
<br />
<span style="font-family: Times New Roman;" class="mycode_font"><span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Tam ağzımı açacaktım ki “Yok, tahmin ettiğin değil, o daha sonra ortaya çıktı. Şirket klasiği yaşadık. Satış ve Muhasebe el ele vermişler. Tabii para bol aktığından ben durumu anlayıncaya kadar giden gitmiş. Mahkemelerle falan uğraştık bir iki yıl. Toparladım ortalığı ve yine tam gaz giderken işe sevgili durumu patlak verdi ve kendimi hastanede buldum”</span></span><br />
<br />
<span style="font-family: Times New Roman;" class="mycode_font"><span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Damar tıkanıklığı, kronik yorgunluk derken bir müddet hastanede kaldıktan sonra tekrar işe döndüm. Alışmışız, tempoya döndük tekrar. Ben yokken durağanlaşan konuları canlandırdım tekrar. Sevgili evde ne varsa alıp gitmiş. Giden para olsun dedim ama canım da sıkılmıyor değildi aklıma geldikçe. Seyahatler, toplantılar devam etti bir müddet ama, kadının yaptığı da zaman zaman gelir dururdu aklıma. Hala gelir de…Müstahakmışım ben birader. Bu arada, gergin bir toplantıdan sonra kendimi yine hastanede buldum. Arkadaşlar falan da var. Ameliyat dedi doktorlar. Yattık masaya. Gözümü açtığımda odamda genç bir çift fark ettim hayal meyal. Hemşireler, hekimler girip çıkıyorlar odaya…”</span></span><br />
<br />
<span style="font-family: Times New Roman;" class="mycode_font"><span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Yüzü iyice kırşmıştı. Başını azmaka doğru çevirip durdu bir an “Arada bir bi “babamız” lafını duyuyorum ama anlamıyorum birşey” Kadehini kaldırım bir yudum aldı. “Benim kızla oğlanmış, arkadaşlar haber vermişler…Yıllardır doğru dürüst görmediğim…” Sustu.</span></span><br />
<br />
<span style="font-family: Times New Roman;" class="mycode_font"><span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Bitmişti yemek artık, rakı da bitmişti. Elindeki boş kadehi masaya koydu yavaşça Okan. Kahve istedik. Likörle birlikte getirdiler.</span></span><br />
<br />
<span style="font-family: Times New Roman;" class="mycode_font"><span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Üç ay yattım hastanede. Ameliyat zor değil ama çocuklar da, arkadaşlar da istemediler çıkmamı. Aslında bu dönemi doğru dürüst anımsayamıyorum. İlaçların etkisi olabilir dedi doktor. Arada bir çocuklar ziyarete geldiklerinde yüzlerine bakamıyordum. Çok zor geliyordu. Bu yaşta utanma duygusu zor geliyor insana, hele benim gibi ar damarı çatlamış birisine. Korkudan, annelerinin nasıl olduğunu bile soramadım o ara. Hastanede kaldığım süre başka bir dönem oldu. Hayatımda ilk kez insanların çaresizliğini, umut ışığı arayan gözlerini, gizli gizli ağlayan genç hemşireleri, genç doktorları gördüm. Odama uğradıklarında konuşurduk bazan. Benim ne halt olduğuma dair bir fikirleri olmadığından yatan hastaların dertlerini, intihar vakalarını ve nedenlerini, ölümcül hastaların durumunu, parasızlıktan kıvrananları anlatırlardı. Orada üç ay mal gibi yattım ben arkadaş, parasını ödeyip millet hastane köşelerinde kıvranırken, mal gibi üç ay yattım! Yattıkça yatasım geldi. Yediğim ilaçlardan mıdır, ameliyattan mıdır nedir aklıma iş falan gelmedi hiç? Ama geceleri içim daralıyordu. İlk nişanlı, çocukların annesi, ortağımın aptallaşan yüzü….Bir sürü kitap okudum geceleri. Şu bizim ünlü bir psikolog var, onun kitapları falan. Üç ayın sonunda elimde bir sürü yasak listesi ile çıktım hastaneden. Canım sıkılıyordu, nedenini bilmiyordum. Eve gitmek istemedim, bir otele yerleştim. Bir ayda orada kaldım. Arada bir işe gittim ama çoğunlukla otelin toplantı odalarından birisini kullandık. Geceleri zor uyuduğum için doktorlar bir psikolog tavsiye ettiler. Sonu gelmez toplantılar, bir türlü çözemediğim olaylar, eşim, nişanlım, sevgilim falan nöbetleşe ziyaret ederlerdi geceleri. “Bunu söylerken sağ elinin işaret parmağını şakağına götürerek boşlukta daireler çizdi. “Sağ olsun faydasını gördüm.”</span></span><br />
<br />
<span style="font-family: Times New Roman;" class="mycode_font"><span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Şirkette işler düzenliydi, harika olmasa da. Sıkıldım otelden de. Bir sevgilim oldu, ondan da sıkıldım. Çocuklarla arada bir görüştük. Her şeyden sıkılmaya başladım. Bir arkadaş ölüm korkusunun beni sardığını söyledi; şirket, iş falan umurumda değildi gibi sanki. Bir gün bir toplantıda gene para pul, pazarlama, stratejiler falan konuşulurken birden çok sıkıldığımı ve seyahate çıkacağımı söyledim müdürlere. Birisi motosikletle kısa turlara gitmemi önerdi, öbürü şirkete ortak olmak istediğini, Osman benim çalışmadan duramayacağımı, diğeri ise şirketin karavanını alıp gitmemi falan. Gençliğimden beri motorları severim. Aldık bir motor. Şirkete ortak olmak isteyene, diğerlerini de dahil ederek bir başka küçük şirketimizi toptan sattım. Öbür şirketi istemediler. Onu da elden çıkardık. Ana şirketin hisselerinin de çoğunu bunlara verdim, hala ödüyorlar paralarını”</span></span><br />
<br />
<span style="font-family: Times New Roman;" class="mycode_font"><span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Derin bir nefes aldı. Azmakın lokantanın ışıklarından yansıyan kararmış akınıtısına dikiliydi gözleri. “Bir motor kulübüne üye olup yeni arkadaşlar edindim. Yola çıkışımdan bir hafta önce ani bir kararla ilk nişanlımın adresini öğrendim eski ortak arkadaşlar aracılığıyla ve motorla doğruca yaşadığı şehre gittim” Hayretler içinde bakıyordum. “Telefon bile etmeden doğruca evine gittim bir buket çiçekle…” Kahvesinden bir yudum aldı. “Akşam sekizde kapıyı çaldım, bir delikanlı açtı kapıyı. Beni çiçekçi zannetti annesinin adına çiçek var deyince ve içeri doğru seslendi. Esin yavaşça kapıda belirdi ve ben konuşmaya başlar başlamaz tanıdı beni. Aynı çıtır beden, yaşlanmış yüz ve hala güzel. Yüzücüydü. Çiçeği uzatırken kuruyan dilimi ağzımın içinde zorla çevirerek sadece “Özür diliyorum” dedim. “Özür diliyorum senden” Çiçeği aldı ve öylece kaldı bir an. “Gelsene içeri” diyebildi ama girmedim. Arkamı dönüp merdivenlerden koşarak indim ve kendimi dışarı attım.” Kağıt peçeteye uzanıp ağzını kuruladı, nedensiz. Sustu.</span></span><br />
<br />
<span style="font-family: Times New Roman;" class="mycode_font"><span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“İkinci özür çocuklarımın annesine gitti. Orada biraz oturdum, içim ezilerek. Evlenmemiş. Çocuklar önceden haberdar oldukları için evdelerdi. Sanırım annelerinin haberi vardı geleceğimden, bilmiyorum. Nafak falan tamam da. nasıl geçindiklerinden asla haberim olmamıştı yıllardır. Utanıyordum, daha önceleri bilmediğim bir duygu. Belli etmemeye çalışsam da utanıyordum. Son dönemde başıma gelenlerden haberdar olmuştu. Geçmiş olsun dedi. Ses çıkarmadan beni dinlediler. Ertesi gün bankaya gittik avukatımla birlikte ve üzerimdeki varlıkların büyük bölümünü aktardım, evleri falan da daha sonra avukat halletti. Ayrılırken tekrar özür diledim. Ne yapacağımı sordu. Daha özür dilenecekler vardı bir kaç tane…Bunu duyunca “Seni ben evcilleştiremedim ama hayat becerdi seni galiba Okan” dedi, “çok akıllı kadındı.” “Değdi mi bari?” Gözlerime bakıyordu doğruca. Değip değmediğini sormadım.</span></span><br />
<br />
<span style="font-family: Times New Roman;" class="mycode_font"><span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Üçüncü özür dilemeyi altını oyduğu eski ortağına yaptı Okan. Bunu dördüncü, beşinci ve diğerleri takip etti. İlk üçünü anladığımı ama diğerlerini anlamadığımı söyledim. Hastanede yatarken iş yapıyorum diye yaptığı “adi”likleri, kırdığı arkadaşlarını bir bir listelediğini ve bunları temizlemek istediğini söyledi. Bir haftadır da Marmarisdeydi. “Çocukların annesine ev aldım da.”</span></span><br />
<br />
<span style="font-family: Times New Roman;" class="mycode_font"><span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Yorgunluk, ağır yemek, açık hava hepsi birden üzerime çökmeye başlamıştı Ortama rağmen çok sıkılmaya başladığımı hissettim. Motosikletçinin yüzündeki kırışıklar derinleşmişti, lokantanın loş ışığı altında sanki daha bir çirkindi artık.</span></span><br />
<br />
<span style="font-family: Times New Roman;" class="mycode_font"><span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Daha sonraki görüşmelerimizde Okan’ın gözlerinde o geceki ifadeyi hiç görmedim.</span></span><br />
<br />
<span style="font-family: Times New Roman;" class="mycode_font"><span style="font-size: medium;" class="mycode_size">O, ısrarla hesabı ödemek isteyince bıraktım, ödesin. Bir an önce sahile inmek ve kafamı dinlemek istiyordum. Otele gelince, Okan’a iyi geceler dileyip doğruca odama çıktım ve on dakika sonra sahile indim yürüyerek. Islak şezlonglardan birisinde, ıslaklığını hissedinceye kadar yattım yıldızlara bakarak.</span></span><br />
<br />
<span style="font-family: Times New Roman;" class="mycode_font"><span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Ertesi sabah kahvaltıda Okan görünmedi. Hesabı ödemek için resepsiyona gittiğimde sabah erkenden gittiğini söylediler. “Sizin hesabınızı da Okan bey ödedi efendim”</span></span><br />
<br />
<span style="font-family: Times New Roman;" class="mycode_font"><span style="color: #ff4136;" class="mycode_color"><span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Not:</span></span><span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> Benim hikayem degildir</span></span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<img src="https://selcukaytimur.files.wordpress.com/2014/07/img_4496.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: img_4496.jpg]" class="mycode_img" /><br />
<span style="font-family: Times New Roman;" class="mycode_font"><span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Büyük bir motosiklet, yerdeki çakıl taşlarını ezen tekerleklerinden çıkan sesler etrafı çevreleyen cırcır böceği seslerine karışırken, biraz ileride park ettiğim otomobilimin yanına yaklaştı. Arkalıklı arka koltuğun sağında ve solunda bulunan iki koca bagaj, kocaman bir gövde, büyük tekerlekleri ile daha ziyade iki tekerlekli otomobil gibiydi.</span></span><br />
<br />
<span style="font-family: Times New Roman;" class="mycode_font"><span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Marmaris’den dönerken eve geç kalmak pahasına, çok sevdiğim Akyaka yoluna sapmıştım “ağaçlıklı yol”dan. Güneş henüz denize değmemişti daha. Azmak kenarındaki lokantalardan birisinde yemek yedikten sonra yola devam etmekti niyetim. Günün sıcağı, buz gibi akan azmak sularından gelen serinlikle tahammül edilir durumda olurdu burada hep. Suda yüzen ördekleri sessizce seyrediyordum bomboş lokantada. Kimsecikler yoktu henüz ortalıkta. Motorun sesi kesildi ve sürücü üstünden indi. Motorun etrafında bir iki adım attı kaskını çıkarıp motorun üstüne koyarken. Kısa kesilmiş aklaşmış saçlar, uzunca boy, kırışmış bir yüz ile beklediğimden daha yaşlı çıkmıştı sürücü; benden de yaşlı. Sonra birden, bir bas gitarın kararlı ritmini izleyen yaylıların sesi yayıldı havaya: Smokie ve In The Heat Of The Night. İçim ürperdi bir anda. Sürücü sesi kısmak için davranınca elimi uzatarak seslendim: “Kapatmayın lütfen!” Büyük bir hata yaptığımı ilerleyen saatlerde anlayacaktım. Bir an bakıştık. Kırışık yüzü gülümseyince daha da kırıştı : “Bizim zamanımızın müziği, şimdikiler bilmezler.” “Uçuyor mu bu?” diye sordum heybetli motoru işaret ederek. Yüzünün kırışıkları derinleşirken başını aşağı yukarı salladı.</span></span><br />
<br />
<span style="font-family: Times New Roman;" class="mycode_font"><span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Yaban arılarını çeken çürük meyveler gibi bir tarafım var sanırım? Bir keresinde – daha ufak olayları geçiyorum – üç günlük bir çalışmadan sonra yaşadığım kente dönme planları yaparken, çalışmalara dahil olan genç bir kadın benimle gelip gelemeyeceğini sormuştu. Daha sonra Istanbul’a geçecekti uçakla. O genç kadın bana üç saat süren yol boyunca sevgilisiyle olan problemlerini anlatıp ne yapması gerektiğini sorup durmuştu sürekli olarak.</span></span><br />
<span style="font-family: Times New Roman;" class="mycode_font"><span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Sürücü, üstündeki dizlikleri, yeleğini çıkardıktan uzun bacaklarını yaylandırarak lokantaya daldı. İnsanların ne zaman ahbap olacağı, frekanslarının ne zaman tutacağı pek belli olmuyor. Doğruca soğuk mezelerin bulunduğu soğutucunun vitrinine yöneldi. “Sadece ikimiz varız galiba” dedi vitrine doğru. Adamın sesini duyunca içerden gelen genç adama soğuk bira istediğini söyledi; ardından bana dönerek isteyip istemediğimi sordu. Motordan gelen Smokie melodileri devam ediyordu. İki bira şişesiyle yaklaştı; oturmasını işaret ettim. Tanıştık. Biraz sonra masada bir tabak taze kalamar var oldu. Benim kafamı dinleyerek yemek yeme planı uçup gidiyordu yavaş yavaş, hemen önümüzdeki azmakta yüzen ördekleri süzerken. Kısa cümlelerle başladı ve ilerledi konuşma. Okan iş adamı idi; “Gerçi artık değilim”. Geziyordu motoruyla öylesine. Çok açtım ben, yemek yemek istiyordum ve daha yolum vardı gidecek. Yolcunun halinden yolcu anlar. Balıkları sipariş etmekte anlaşıverdik: iri karidesler ve ardından lagos.</span></span><br />
<br />
<span style="font-family: Times New Roman;" class="mycode_font"><span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Balıkla birlikte Okan rakı istedi. Gecelemeye niyetliydi Akyakada. Güneş denize indikten sonra gelenler olmaya başlamıştı lokantaya. Çok paralar kazanmıştı Okan. “Ama yemedim kimsenin hakkını ben, tırnaklarımla kazıdım hayatımı.” Bir elini yüzüne götürüp beyazlaşmış sakallarını sıvazladı: “Kırıştık işte erkenden de.” Benim işimle ilgili anlatabildiklerimi önceleri ilgiyle dinledi ise de sonraları bu ara ara zoraki bir ilgiye dönüştü. Bunu anladığımı anladığı anlarda ruhu sanki gittiği yerden hızla dönerek bir iki soru sıkıştırıyordu. Hararetli bir tartışmanın arasında birden kartını çıkarıp verdi bana : “Unuturum sonra ben, kopmayalım diye…”. Tanımadığım bir şirketin tepe adamı…”Kartvizit çoktu bende…sata sata bir tek bu kaldı. Onu da halledeceğim yakında inşallah”. Ne demek istediğini anlamaya çalışırken, o nerede kalacağımı sordu gece. Yola devam edeceğimi öğrenince de kararını verdi kendi kendine. “Olmaz, bu saatten sonra yola çıkılmaz. Sana bir yer ayarlayalım” Kimse benim için karar vermiş değildir yıllardır, söylediklerime itiraz edilmesinden de hoşlanmam. Daha yeni tanıdığım bu adamın beni içinde düşürdüğü absürt duruma müdahil olmaya davranırken Okan cep telefonunu çıkarıp tuşlarına basmaya başlamıştı. “Yarın işlerim var, yavaş yavaş giderim…” gibi bir şeyler geveledim telefonla nereyi aradığını bilemeden. O, sol elinin ayasını bana doğru uzatmış, tebessüm ederek benim için otel rezervasyonu yapıyordu beni dinlemeden. İçimden yükselen köpürtüleri bastırmaya çalıştırarak sustum. “Bu gece patronu dinleyiver, hoş artık patronluk da kalmadı” dedi ve gülerek rakı şişesini işaret etti bana.</span></span><br />
<br />
<span style="font-family: Times New Roman;" class="mycode_font"><span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Hala görüşürüz Okan’la. Yaşadığı kente gittiğim zaman vaktim varsa gelir beni bulur. Tüm ısrarlarına karşın seyahatimi bir gün daha uzatmadığım için de hep söylenir bana. Motosiklete binmekten hoşlanmadığım için kendisine ayırdığını söylediği iki otomobilden birisi ile gelir he zaman. Diğeri arazi arabası olduğundan şehir içine sokmaz onu: “Yeterince görgüsüzlük yaptık zaten”.</span></span><br />
<br />
<span style="font-family: Times New Roman;" class="mycode_font"><span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Gökova körfezinin dibinde, azmak başında yediğimiz yemekten sonra, gece yarısına doğru , otomobilimde önümde motosikletiyle ilerlemekte olan Okan’ı izlerken sersem durumdaydım tek kelimeyle. Okan, gecenin ilerleyen saatlerinde içkinin de etkisiyle kendisini anlatmaya başladığında zaman zaman Yer Altından Notlar’ı okuyormuş gibi hissettim kendimi, zaman zaman da hiç alakası yok ama psikolog gibi. Önceleri kesik kesik, konuşmaların arasına yerleşen iç dökmeler, gecenin sonuna doğru monologa dönüşmüştü.</span></span><br />
<br />
<span style="font-family: Times New Roman;" class="mycode_font"><span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Adi herifin biriyim ben aslında, bildiğin gibi değil. Üniversiteyi bitirir bitirmez nişanlandım sevgilimle. 5 ay sonra da aldattım. Çok dürüstüz ya, bunu da gidip söyledim evlilik hazırlıkları yapan kıza. Perişan oldu. Aileler falan araya girdi ama iş şirazesinden çıkmıştı bir kere. Kız intihara kalkıştı, kurtardılar. Ailece rezil olduk. Peder resti çekti ve evden ayrılıp yurt dışına kaçmakta buldum çareyi. 2 yıl sonra döndüm geri. Pederle barıştık. Kendime bir iş kurmama yardım etti, bir daha da karışmadı bana; aslında hiç affetmedi beni yaptığım için. 3 yıl sonra da evlendim. Babama hiç çekmemişim ben, eşimi de aldattım. Anlayınca kıyametler koptu yine. Peder tümden resti çekti bu kez. Yıkıldı ortalık, boşandık. Boşanmanın mali külfetini kaldıramayınca işime ortak almak zorunda kaldım. Çocuklar eski eşimde kaldılar. Önceleri arada bir görürdüm. Sonra iş yaşamı çok ağır gelince açıldı ara iyice” Durdu ve bir bardak suyu dikti tepesine, soluksuz. “Sıkılmıyorsun değil mi?”</span></span><br />
<br />
<span style="font-family: Times New Roman;" class="mycode_font"><span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Ortağımla işler önce çok, hatta çok çok iyi idi. Yıllarca iyi para kazandık, bizimle çalışanlara da kazandırdık. Sonraları anlaşmazlıklar çıkmaya başladı. Ben daha çok para kazanalım derken, o temiz iş yapalım, sakin olalım derdinde idi. Aklım almadı bu tarzı o yıllarda. Koca bir şirket olmuşuz, yanına iki tane daha kurmuşuz. İnsan şirketi neden kurar? Para kazanmak için değil mi? Başımı iki yana salladım hayır anlamında. “Bunu şimdi söylüyorsun ama. Ortağımla görüşlerimizdeki ayrılıklar keskinleşmeye başlayınca ondan habersiz bir başka şirket hazırlıklarına başladım. Şirketin idari kadrosunda bazı kilit personeli yanıma çektim. Gizli gizli yürüttük hazırlıkları. Her şey olgunlaşınca da şirketi resmileştirdim. Konuyu da ortağıma açıverdim bir toplantıda. Yanıma çektiğim personel bir gün içinde şirket değiştirdi. Ortağım şok geçirdi.”</span></span><br />
<br />
<span style="font-family: Times New Roman;" class="mycode_font"><span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Ortağının altını oyduğunu ve bunun hiç etik olmadığını söyledim beklemeden. “O zamanlar öyle gelmemişti. Bir de sevgilim vardı kendine göre geniş bir çevresi olan hırslı bir kadın. Çok destekledi beni. Ortağımla şirketin mallarını paylaştık. Onu orada bırakıp kendi şirketime geçtim. Diğer iki şirketin paylarını da sattım ona. Adım piyasada atak iş adamına çıktı. Sevgilime ek olarak bir iki ilişkim daha oldu yıllar geçtikçe. Bunu bildiği halde sesi çıkmadı kadının hiç.” Yüzüne bakarak gülünce “Gülersin tabii” dedi. “Boynuzlanmanın da tadına baktık sonunda. Neyse, bu arada şirketten para sızdığı çıktı ortaya.”</span></span><br />
<br />
<span style="font-family: Times New Roman;" class="mycode_font"><span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Tam ağzımı açacaktım ki “Yok, tahmin ettiğin değil, o daha sonra ortaya çıktı. Şirket klasiği yaşadık. Satış ve Muhasebe el ele vermişler. Tabii para bol aktığından ben durumu anlayıncaya kadar giden gitmiş. Mahkemelerle falan uğraştık bir iki yıl. Toparladım ortalığı ve yine tam gaz giderken işe sevgili durumu patlak verdi ve kendimi hastanede buldum”</span></span><br />
<br />
<span style="font-family: Times New Roman;" class="mycode_font"><span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Damar tıkanıklığı, kronik yorgunluk derken bir müddet hastanede kaldıktan sonra tekrar işe döndüm. Alışmışız, tempoya döndük tekrar. Ben yokken durağanlaşan konuları canlandırdım tekrar. Sevgili evde ne varsa alıp gitmiş. Giden para olsun dedim ama canım da sıkılmıyor değildi aklıma geldikçe. Seyahatler, toplantılar devam etti bir müddet ama, kadının yaptığı da zaman zaman gelir dururdu aklıma. Hala gelir de…Müstahakmışım ben birader. Bu arada, gergin bir toplantıdan sonra kendimi yine hastanede buldum. Arkadaşlar falan da var. Ameliyat dedi doktorlar. Yattık masaya. Gözümü açtığımda odamda genç bir çift fark ettim hayal meyal. Hemşireler, hekimler girip çıkıyorlar odaya…”</span></span><br />
<br />
<span style="font-family: Times New Roman;" class="mycode_font"><span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Yüzü iyice kırşmıştı. Başını azmaka doğru çevirip durdu bir an “Arada bir bi “babamız” lafını duyuyorum ama anlamıyorum birşey” Kadehini kaldırım bir yudum aldı. “Benim kızla oğlanmış, arkadaşlar haber vermişler…Yıllardır doğru dürüst görmediğim…” Sustu.</span></span><br />
<br />
<span style="font-family: Times New Roman;" class="mycode_font"><span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Bitmişti yemek artık, rakı da bitmişti. Elindeki boş kadehi masaya koydu yavaşça Okan. Kahve istedik. Likörle birlikte getirdiler.</span></span><br />
<br />
<span style="font-family: Times New Roman;" class="mycode_font"><span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Üç ay yattım hastanede. Ameliyat zor değil ama çocuklar da, arkadaşlar da istemediler çıkmamı. Aslında bu dönemi doğru dürüst anımsayamıyorum. İlaçların etkisi olabilir dedi doktor. Arada bir çocuklar ziyarete geldiklerinde yüzlerine bakamıyordum. Çok zor geliyordu. Bu yaşta utanma duygusu zor geliyor insana, hele benim gibi ar damarı çatlamış birisine. Korkudan, annelerinin nasıl olduğunu bile soramadım o ara. Hastanede kaldığım süre başka bir dönem oldu. Hayatımda ilk kez insanların çaresizliğini, umut ışığı arayan gözlerini, gizli gizli ağlayan genç hemşireleri, genç doktorları gördüm. Odama uğradıklarında konuşurduk bazan. Benim ne halt olduğuma dair bir fikirleri olmadığından yatan hastaların dertlerini, intihar vakalarını ve nedenlerini, ölümcül hastaların durumunu, parasızlıktan kıvrananları anlatırlardı. Orada üç ay mal gibi yattım ben arkadaş, parasını ödeyip millet hastane köşelerinde kıvranırken, mal gibi üç ay yattım! Yattıkça yatasım geldi. Yediğim ilaçlardan mıdır, ameliyattan mıdır nedir aklıma iş falan gelmedi hiç? Ama geceleri içim daralıyordu. İlk nişanlı, çocukların annesi, ortağımın aptallaşan yüzü….Bir sürü kitap okudum geceleri. Şu bizim ünlü bir psikolog var, onun kitapları falan. Üç ayın sonunda elimde bir sürü yasak listesi ile çıktım hastaneden. Canım sıkılıyordu, nedenini bilmiyordum. Eve gitmek istemedim, bir otele yerleştim. Bir ayda orada kaldım. Arada bir işe gittim ama çoğunlukla otelin toplantı odalarından birisini kullandık. Geceleri zor uyuduğum için doktorlar bir psikolog tavsiye ettiler. Sonu gelmez toplantılar, bir türlü çözemediğim olaylar, eşim, nişanlım, sevgilim falan nöbetleşe ziyaret ederlerdi geceleri. “Bunu söylerken sağ elinin işaret parmağını şakağına götürerek boşlukta daireler çizdi. “Sağ olsun faydasını gördüm.”</span></span><br />
<br />
<span style="font-family: Times New Roman;" class="mycode_font"><span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Şirkette işler düzenliydi, harika olmasa da. Sıkıldım otelden de. Bir sevgilim oldu, ondan da sıkıldım. Çocuklarla arada bir görüştük. Her şeyden sıkılmaya başladım. Bir arkadaş ölüm korkusunun beni sardığını söyledi; şirket, iş falan umurumda değildi gibi sanki. Bir gün bir toplantıda gene para pul, pazarlama, stratejiler falan konuşulurken birden çok sıkıldığımı ve seyahate çıkacağımı söyledim müdürlere. Birisi motosikletle kısa turlara gitmemi önerdi, öbürü şirkete ortak olmak istediğini, Osman benim çalışmadan duramayacağımı, diğeri ise şirketin karavanını alıp gitmemi falan. Gençliğimden beri motorları severim. Aldık bir motor. Şirkete ortak olmak isteyene, diğerlerini de dahil ederek bir başka küçük şirketimizi toptan sattım. Öbür şirketi istemediler. Onu da elden çıkardık. Ana şirketin hisselerinin de çoğunu bunlara verdim, hala ödüyorlar paralarını”</span></span><br />
<br />
<span style="font-family: Times New Roman;" class="mycode_font"><span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Derin bir nefes aldı. Azmakın lokantanın ışıklarından yansıyan kararmış akınıtısına dikiliydi gözleri. “Bir motor kulübüne üye olup yeni arkadaşlar edindim. Yola çıkışımdan bir hafta önce ani bir kararla ilk nişanlımın adresini öğrendim eski ortak arkadaşlar aracılığıyla ve motorla doğruca yaşadığı şehre gittim” Hayretler içinde bakıyordum. “Telefon bile etmeden doğruca evine gittim bir buket çiçekle…” Kahvesinden bir yudum aldı. “Akşam sekizde kapıyı çaldım, bir delikanlı açtı kapıyı. Beni çiçekçi zannetti annesinin adına çiçek var deyince ve içeri doğru seslendi. Esin yavaşça kapıda belirdi ve ben konuşmaya başlar başlamaz tanıdı beni. Aynı çıtır beden, yaşlanmış yüz ve hala güzel. Yüzücüydü. Çiçeği uzatırken kuruyan dilimi ağzımın içinde zorla çevirerek sadece “Özür diliyorum” dedim. “Özür diliyorum senden” Çiçeği aldı ve öylece kaldı bir an. “Gelsene içeri” diyebildi ama girmedim. Arkamı dönüp merdivenlerden koşarak indim ve kendimi dışarı attım.” Kağıt peçeteye uzanıp ağzını kuruladı, nedensiz. Sustu.</span></span><br />
<br />
<span style="font-family: Times New Roman;" class="mycode_font"><span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“İkinci özür çocuklarımın annesine gitti. Orada biraz oturdum, içim ezilerek. Evlenmemiş. Çocuklar önceden haberdar oldukları için evdelerdi. Sanırım annelerinin haberi vardı geleceğimden, bilmiyorum. Nafak falan tamam da. nasıl geçindiklerinden asla haberim olmamıştı yıllardır. Utanıyordum, daha önceleri bilmediğim bir duygu. Belli etmemeye çalışsam da utanıyordum. Son dönemde başıma gelenlerden haberdar olmuştu. Geçmiş olsun dedi. Ses çıkarmadan beni dinlediler. Ertesi gün bankaya gittik avukatımla birlikte ve üzerimdeki varlıkların büyük bölümünü aktardım, evleri falan da daha sonra avukat halletti. Ayrılırken tekrar özür diledim. Ne yapacağımı sordu. Daha özür dilenecekler vardı bir kaç tane…Bunu duyunca “Seni ben evcilleştiremedim ama hayat becerdi seni galiba Okan” dedi, “çok akıllı kadındı.” “Değdi mi bari?” Gözlerime bakıyordu doğruca. Değip değmediğini sormadım.</span></span><br />
<br />
<span style="font-family: Times New Roman;" class="mycode_font"><span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Üçüncü özür dilemeyi altını oyduğu eski ortağına yaptı Okan. Bunu dördüncü, beşinci ve diğerleri takip etti. İlk üçünü anladığımı ama diğerlerini anlamadığımı söyledim. Hastanede yatarken iş yapıyorum diye yaptığı “adi”likleri, kırdığı arkadaşlarını bir bir listelediğini ve bunları temizlemek istediğini söyledi. Bir haftadır da Marmarisdeydi. “Çocukların annesine ev aldım da.”</span></span><br />
<br />
<span style="font-family: Times New Roman;" class="mycode_font"><span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Yorgunluk, ağır yemek, açık hava hepsi birden üzerime çökmeye başlamıştı Ortama rağmen çok sıkılmaya başladığımı hissettim. Motosikletçinin yüzündeki kırışıklar derinleşmişti, lokantanın loş ışığı altında sanki daha bir çirkindi artık.</span></span><br />
<br />
<span style="font-family: Times New Roman;" class="mycode_font"><span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Daha sonraki görüşmelerimizde Okan’ın gözlerinde o geceki ifadeyi hiç görmedim.</span></span><br />
<br />
<span style="font-family: Times New Roman;" class="mycode_font"><span style="font-size: medium;" class="mycode_size">O, ısrarla hesabı ödemek isteyince bıraktım, ödesin. Bir an önce sahile inmek ve kafamı dinlemek istiyordum. Otele gelince, Okan’a iyi geceler dileyip doğruca odama çıktım ve on dakika sonra sahile indim yürüyerek. Islak şezlonglardan birisinde, ıslaklığını hissedinceye kadar yattım yıldızlara bakarak.</span></span><br />
<br />
<span style="font-family: Times New Roman;" class="mycode_font"><span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Ertesi sabah kahvaltıda Okan görünmedi. Hesabı ödemek için resepsiyona gittiğimde sabah erkenden gittiğini söylediler. “Sizin hesabınızı da Okan bey ödedi efendim”</span></span><br />
<br />
<span style="font-family: Times New Roman;" class="mycode_font"><span style="color: #ff4136;" class="mycode_color"><span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Not:</span></span><span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> Benim hikayem degildir</span></span></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[böyle bir annenin çocuğu olmak ister miydiniz?]]></title>
			<link>https://www.forumki.com/showthread.php?tid=2474</link>
			<pubDate>Mon, 20 Nov 2023 17:58:30 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.forumki.com/member.php?action=profile&uid=0">GiZeM</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.forumki.com/showthread.php?tid=2474</guid>
			<description><![CDATA[Aşağıdaki mektubu izin alarak isim belirtmeden sizinle paylaşıyorum. Mektubu okuduktan sonra nasıl değerlendireceğinizi merak ediyorum; böyle bir annenin çocuğu olmak ister miydiniz?<br />
<br />
***<br />
Merhaba Hocam,<br />
<br />
Bugün tanık olduğum bir olayı sizinle paylaşmak istiyorum.<br />
<br />
Küçük bir tatil kasabasında bayan giyim üzerine bir dükkanım var. Bugün bir İngiliz çift üç çocuğu ile beraber dükkanıma da geldiler. Çocuklar tahminime göre sekiz, altı ve dört yaşlarındalardı.<br />
<br />
En küçük olan kız çocuğu ucunda püskülü olan bir el çantası beğendi ve annesine almak istediğini söyledi. Annesi, çantayı büyüyünce alabileceğini belirtti. Bu arada çocuk çanta ile oynarken püskülünü kopardı ve aile çantayı almaya karar verdi. Kopan püskülü tamir etmek o anda mümkün olmadığından başka bir çanta satın almak istediler. Ancak kız çocuğunun istediği püskül ile istediği çanta eşleşmiyordu ve kopan püskülün aynısını istemekte ısrar etti. Hatta biraz da ağladı. Anne 10-15 dakika kızına önerilerde bulundu, başka çantalar için ikna etmeye çalıştı fakat çocuk bir türlü ikna olmadı. Sonunda anne benden, kızının istediği püskülü çantadan çıkarıp yine kızının istediği  diğer çantaya takıp takamayacağımı sordu ve dediği şekilde  yaptık, sonunda çocuk ikna oldu. Bu süreç içinde anne asla sinirlenmedi ve kızını azarlamadı. Tabiki biraz mahçup hissetti ancak sabırla sonuca ulaşmaya çalıştı.<br />
<br />
Hocam benim de dört yaşında bir oğlum var ve bu olay sırasında ben kendimi, özeleştiri yaparken buldum. İtiraf etmeliyim ki ben asla bu sabrı, bu hoşgörüyü gösteremezdim. <br />
<br />
Aile gittikten sonra, bizlerle onlar arasındaki bu farkın neden kaynaklandığını, öncelikle hangi neden ya da stres beni o anne gibi davranmaktan alıkoyardı diye epeyce düşündüm. Galiba ilk önce dükkan sahibini meşgul ve rahatsız ettiğimizi, bu arada geç kaldığımızı ( ailenin de acelesi vardı, konuşmalardan onu anlamıştım) düşünerek strese girerdim. Bu stresle çocuğumun tam olarak istediğine odaklanmadan, kendimce orta bir yol bulup, çocuğumun istediğine en yakın ürünü alıp, ağlamasına aldırmadan ve hatta biraz da çekiştirerek dükkandan çıkardım. <br />
<br />
Olayın Türk versiyonunun böyle sonuçlanacağını düşünüyorum. Demek istediğim tabiki ebeveynlerin kişilikleri, içinde bulundukları şartlar ( sabırsız, yorgun olmak, gergin bir anına denk gelmek gibi) Türk versiyonun oluşmasına sebep olabilir. Ancak benim fark ettiğim bir nokta da toplum baskısının olması. Yaşadığım olayda tabiki İngiliz anne durumdan rahatsız oldu, bir çok kez özür diledi ancak benim dükkan sahibi olarak onu yargılamam veya beni meşgul ettiğini düşünmesi ikincil bir stresti. Biz de ise kendimiz dışındakileri rahatsız etmek ve bu sebeple yargılanmak birincil stres kaynağı. <br />
<br />
Bu arada ben hukuk fakültesi mezunu, yıllarca avukatlık yapmış, çocuk yetiştirmek hakkında sizin ve diğer yazarların kitaplarını okumuş biriyim. Bunu yazmamın nedeni, eğitimli ve bilinçli bir anne olduğumu düşünmeme rağmen maalesef İngiliz anne gibi kendine güvenen bir çocuk yetiştiremeyeceğim açık. <br />
<br />
Ülkemizdeki eğitim ve bilinç düzeyi düşünüldüğünde, kendine güvenen, hayatının sorumluluğunu alan ve sorunlarını kendi başına çözen çocuklar yetiştirmemiz için kendimizi çok geliştirmemiz gerekiyor. <br />
<br />
Saygılarımla,<br />
<br />
***<br />
Evet, mektubu okudunuz; İngiliz annenin çocuğu olmak, ya da anlatılan İngiliz anne gibi çocuk yetiştirmek ister miydiniz? Niçin? <br />
<br />
Emek ve zamanınız için teşekkür ederim. Selamlar, sevgiler<br />
<br />
Doğan CÜCELOĞLU]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Aşağıdaki mektubu izin alarak isim belirtmeden sizinle paylaşıyorum. Mektubu okuduktan sonra nasıl değerlendireceğinizi merak ediyorum; böyle bir annenin çocuğu olmak ister miydiniz?<br />
<br />
***<br />
Merhaba Hocam,<br />
<br />
Bugün tanık olduğum bir olayı sizinle paylaşmak istiyorum.<br />
<br />
Küçük bir tatil kasabasında bayan giyim üzerine bir dükkanım var. Bugün bir İngiliz çift üç çocuğu ile beraber dükkanıma da geldiler. Çocuklar tahminime göre sekiz, altı ve dört yaşlarındalardı.<br />
<br />
En küçük olan kız çocuğu ucunda püskülü olan bir el çantası beğendi ve annesine almak istediğini söyledi. Annesi, çantayı büyüyünce alabileceğini belirtti. Bu arada çocuk çanta ile oynarken püskülünü kopardı ve aile çantayı almaya karar verdi. Kopan püskülü tamir etmek o anda mümkün olmadığından başka bir çanta satın almak istediler. Ancak kız çocuğunun istediği püskül ile istediği çanta eşleşmiyordu ve kopan püskülün aynısını istemekte ısrar etti. Hatta biraz da ağladı. Anne 10-15 dakika kızına önerilerde bulundu, başka çantalar için ikna etmeye çalıştı fakat çocuk bir türlü ikna olmadı. Sonunda anne benden, kızının istediği püskülü çantadan çıkarıp yine kızının istediği  diğer çantaya takıp takamayacağımı sordu ve dediği şekilde  yaptık, sonunda çocuk ikna oldu. Bu süreç içinde anne asla sinirlenmedi ve kızını azarlamadı. Tabiki biraz mahçup hissetti ancak sabırla sonuca ulaşmaya çalıştı.<br />
<br />
Hocam benim de dört yaşında bir oğlum var ve bu olay sırasında ben kendimi, özeleştiri yaparken buldum. İtiraf etmeliyim ki ben asla bu sabrı, bu hoşgörüyü gösteremezdim. <br />
<br />
Aile gittikten sonra, bizlerle onlar arasındaki bu farkın neden kaynaklandığını, öncelikle hangi neden ya da stres beni o anne gibi davranmaktan alıkoyardı diye epeyce düşündüm. Galiba ilk önce dükkan sahibini meşgul ve rahatsız ettiğimizi, bu arada geç kaldığımızı ( ailenin de acelesi vardı, konuşmalardan onu anlamıştım) düşünerek strese girerdim. Bu stresle çocuğumun tam olarak istediğine odaklanmadan, kendimce orta bir yol bulup, çocuğumun istediğine en yakın ürünü alıp, ağlamasına aldırmadan ve hatta biraz da çekiştirerek dükkandan çıkardım. <br />
<br />
Olayın Türk versiyonunun böyle sonuçlanacağını düşünüyorum. Demek istediğim tabiki ebeveynlerin kişilikleri, içinde bulundukları şartlar ( sabırsız, yorgun olmak, gergin bir anına denk gelmek gibi) Türk versiyonun oluşmasına sebep olabilir. Ancak benim fark ettiğim bir nokta da toplum baskısının olması. Yaşadığım olayda tabiki İngiliz anne durumdan rahatsız oldu, bir çok kez özür diledi ancak benim dükkan sahibi olarak onu yargılamam veya beni meşgul ettiğini düşünmesi ikincil bir stresti. Biz de ise kendimiz dışındakileri rahatsız etmek ve bu sebeple yargılanmak birincil stres kaynağı. <br />
<br />
Bu arada ben hukuk fakültesi mezunu, yıllarca avukatlık yapmış, çocuk yetiştirmek hakkında sizin ve diğer yazarların kitaplarını okumuş biriyim. Bunu yazmamın nedeni, eğitimli ve bilinçli bir anne olduğumu düşünmeme rağmen maalesef İngiliz anne gibi kendine güvenen bir çocuk yetiştiremeyeceğim açık. <br />
<br />
Ülkemizdeki eğitim ve bilinç düzeyi düşünüldüğünde, kendine güvenen, hayatının sorumluluğunu alan ve sorunlarını kendi başına çözen çocuklar yetiştirmemiz için kendimizi çok geliştirmemiz gerekiyor. <br />
<br />
Saygılarımla,<br />
<br />
***<br />
Evet, mektubu okudunuz; İngiliz annenin çocuğu olmak, ya da anlatılan İngiliz anne gibi çocuk yetiştirmek ister miydiniz? Niçin? <br />
<br />
Emek ve zamanınız için teşekkür ederim. Selamlar, sevgiler<br />
<br />
Doğan CÜCELOĞLU]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Ama biz yarın olacakmıyız..]]></title>
			<link>https://www.forumki.com/showthread.php?tid=2472</link>
			<pubDate>Mon, 20 Nov 2023 16:23:42 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.forumki.com/member.php?action=profile&uid=25">KartaLiçe</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.forumki.com/showthread.php?tid=2472</guid>
			<description><![CDATA[Hayat bugündür...!!<br />
Oysa ki düşündüğümüz hep, yarın.<br />
Ömrümüz sürekli.<br />
Bir şeyleri yarına ertelemekle geçiyor.<br />
Hayallerimizi..<br />
Umutlarımızı..<br />
Sevgi sözlerimizi.<br />
Affetmeyi..<br />
İnandıklarımızı gerçekleştirmeyi..<br />
Hep yarına erteliyoruz.<br />
Ama bir şeyi unutuyoruz.<br />
Yaşanacak kaç yarın var.<br />
<br />
Yarın var.<br />
<br />
Ama biz yarın olacakmıyız..<br />
<br />
<br />
<a href="https://hizliresim.com/c0szhum" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url"><img src="https://i.hizliresim.com/c0szhum.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: c0szhum.jpg]" class="mycode_img" /></a><br />
Alıntı <br />
<br />
☕️Sevgiyle?]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Hayat bugündür...!!<br />
Oysa ki düşündüğümüz hep, yarın.<br />
Ömrümüz sürekli.<br />
Bir şeyleri yarına ertelemekle geçiyor.<br />
Hayallerimizi..<br />
Umutlarımızı..<br />
Sevgi sözlerimizi.<br />
Affetmeyi..<br />
İnandıklarımızı gerçekleştirmeyi..<br />
Hep yarına erteliyoruz.<br />
Ama bir şeyi unutuyoruz.<br />
Yaşanacak kaç yarın var.<br />
<br />
Yarın var.<br />
<br />
Ama biz yarın olacakmıyız..<br />
<br />
<br />
<a href="https://hizliresim.com/c0szhum" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url"><img src="https://i.hizliresim.com/c0szhum.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: c0szhum.jpg]" class="mycode_img" /></a><br />
Alıntı <br />
<br />
☕️Sevgiyle?]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Söylesene kaç porsiyona sığar ki aşk.?]]></title>
			<link>https://www.forumki.com/showthread.php?tid=2464</link>
			<pubDate>Mon, 20 Nov 2023 15:07:14 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.forumki.com/member.php?action=profile&uid=25">KartaLiçe</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.forumki.com/showthread.php?tid=2464</guid>
			<description><![CDATA[<a href="https://hizliresim.com/9bg6v57" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url"><img src="https://i.hizliresim.com/9bg6v57.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: 9bg6v57.jpg]" class="mycode_img" /></a><br />
<br />
Aşk karın doyurmaz lafına öyle illet <br />
oluyorum ki!<br />
Tavuk döner mi bu?<br />
Kıymalı pide mi?<br />
Yapmayın Allah aşkına,<br />
Aşk,ekmek arası değil,<br />
Yürek yarasıdır,<br />
Evet aşk karın doyurmaz,<br />
Çünkü aşk ruhu doyurabilmektir,<br />
Aşk,açlığa,susuzluğa,her türlü yokluğa göğüs gerebilmektir,<br />
Aşk,bir lokma ekmeği ikiye  bölebilmek,<br />
Tepeden tırnağa teslim olmak demektir,<br />
Duyguların doygunluğa ulaştığı yerde başlar aşk,<br />
Üstelik hazırlanışı da çok basittir,<br />
İki adet yürek,<br />
Bol miktarda saygı,<br />
Ve karşılıklı güven gerektirir,<br />
Bunların hepsini yan yana getirebilen herkes aşkı ve aşık olmayı Fazlasıyla hak etmiş demektir,<br />
Tarifi kolay olsa da,<br />
Yürek işçisi olmak zordur,<br />
Gönül tokluğuna alışmalı insan,<br />
Çünkü aşk soğukluğu sevmez,<br />
Sıcakken yaşayacaksın,<br />
Dumanı üstünde olacak,<br />
İçine çektiğin her nefeste hücrelerin alev alacak,<br />
Aşkın mayasında sabır,<br />
Hamurunda huzur saklıdır,<br />
Ve tam olarak bu yüzden ekmek kadar kutsaldır.<br />
<br />
Nasıl ki yaşamak için nefes almaya ihtiyaç duyarız,<br />
İşte mutlu olmak içinde aşka deli gibi muhtacız,<br />
Kırgınlıklar, kızgınlıklar tabi ki olacak,<br />
Hiç bir şey dört dörtlük olamaz zaten,<br />
Ama vazgeçmek pes etmek değil,<br />
Emek vermek kazanmak,<br />
Tam bitti dediğinde yeniden başlamaktır aşk,<br />
Tamam açken belki karnın guruldar uyuyamazsın,<br />
Ama yalnızsan kalbin sızım sızım sızlar dayanamazsın,<br />
Demem o ki yakalandığın yerde teslim olacaksın aşka,<br />
Sonunu düşünmeyeceksin,<br />
Hayatı yakalayıp,anı yaşayacaksın ki,<br />
Varoluşunun da bir anlamı olsun değil mi?<br />
Yaka paça değil,<br />
Döke saça bulayacaksın aşka elini,<br />
Aşkta israf diye bir şey yoktur,<br />
Saçabildiğin kadar saç duygularını,<br />
Üstün başın aşk koksun,<br />
Çünkü sen varsan vardır aşk,<br />
Aşk yoksa sende yoksun.<br />
<br />
Söylesene kaç porsiyona sığar ki aşk.?<br />
<br />
Sinan YILDIZLI]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<a href="https://hizliresim.com/9bg6v57" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url"><img src="https://i.hizliresim.com/9bg6v57.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: 9bg6v57.jpg]" class="mycode_img" /></a><br />
<br />
Aşk karın doyurmaz lafına öyle illet <br />
oluyorum ki!<br />
Tavuk döner mi bu?<br />
Kıymalı pide mi?<br />
Yapmayın Allah aşkına,<br />
Aşk,ekmek arası değil,<br />
Yürek yarasıdır,<br />
Evet aşk karın doyurmaz,<br />
Çünkü aşk ruhu doyurabilmektir,<br />
Aşk,açlığa,susuzluğa,her türlü yokluğa göğüs gerebilmektir,<br />
Aşk,bir lokma ekmeği ikiye  bölebilmek,<br />
Tepeden tırnağa teslim olmak demektir,<br />
Duyguların doygunluğa ulaştığı yerde başlar aşk,<br />
Üstelik hazırlanışı da çok basittir,<br />
İki adet yürek,<br />
Bol miktarda saygı,<br />
Ve karşılıklı güven gerektirir,<br />
Bunların hepsini yan yana getirebilen herkes aşkı ve aşık olmayı Fazlasıyla hak etmiş demektir,<br />
Tarifi kolay olsa da,<br />
Yürek işçisi olmak zordur,<br />
Gönül tokluğuna alışmalı insan,<br />
Çünkü aşk soğukluğu sevmez,<br />
Sıcakken yaşayacaksın,<br />
Dumanı üstünde olacak,<br />
İçine çektiğin her nefeste hücrelerin alev alacak,<br />
Aşkın mayasında sabır,<br />
Hamurunda huzur saklıdır,<br />
Ve tam olarak bu yüzden ekmek kadar kutsaldır.<br />
<br />
Nasıl ki yaşamak için nefes almaya ihtiyaç duyarız,<br />
İşte mutlu olmak içinde aşka deli gibi muhtacız,<br />
Kırgınlıklar, kızgınlıklar tabi ki olacak,<br />
Hiç bir şey dört dörtlük olamaz zaten,<br />
Ama vazgeçmek pes etmek değil,<br />
Emek vermek kazanmak,<br />
Tam bitti dediğinde yeniden başlamaktır aşk,<br />
Tamam açken belki karnın guruldar uyuyamazsın,<br />
Ama yalnızsan kalbin sızım sızım sızlar dayanamazsın,<br />
Demem o ki yakalandığın yerde teslim olacaksın aşka,<br />
Sonunu düşünmeyeceksin,<br />
Hayatı yakalayıp,anı yaşayacaksın ki,<br />
Varoluşunun da bir anlamı olsun değil mi?<br />
Yaka paça değil,<br />
Döke saça bulayacaksın aşka elini,<br />
Aşkta israf diye bir şey yoktur,<br />
Saçabildiğin kadar saç duygularını,<br />
Üstün başın aşk koksun,<br />
Çünkü sen varsan vardır aşk,<br />
Aşk yoksa sende yoksun.<br />
<br />
Söylesene kaç porsiyona sığar ki aşk.?<br />
<br />
Sinan YILDIZLI]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[KISSADAN HİSSE]]></title>
			<link>https://www.forumki.com/showthread.php?tid=2416</link>
			<pubDate>Sun, 19 Nov 2023 15:25:05 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.forumki.com/member.php?action=profile&uid=2">MaviS</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.forumki.com/showthread.php?tid=2416</guid>
			<description><![CDATA[KISSADAN HİSSE <br />
<br />
“Altmışbeş yaşını geçmiş bir beyefendi bankaya gitmiş.<br />
Fişini almış, sırası gelmiş vezneye gitmiş.<br />
-Hesabımdan 500 TL çekmek istiyorum demiş.<br />
Veznedeki genç memur itiraz etmiş:<br />
-Bey amca 3.000 TL ’nin altında para çekmek istiyorsanız,<br />
ATM’den çekeceksiniz. Kuralımız böyle.<br />
Adam bir düşünmüş:<br />
-O zaman hesabımdaki tüm parayı çekmek istiyorum.<br />
demiş.<br />
Veznedar bir oflamış, bilgisayara adamın müşteri numarasını girmiş,<br />
ekrana bakınca gözleri fal taşı gibi açılmış:<br />
-Bey amca, hesabınızda 1 MİLYON TL var.<br />
Bu kadar bir meblağı ödeyemeyiz ki, önceden haber vermeniz gerek. Bu kadar paramız yok. Talebinizi alayım, yarın size bu parayı ödeyelim.<br />
Adam sormuş:<br />
-Peki en çok ne kadar ödeyebilirsiniz? <br />
Ne kadar paranız var?<br />
Genç veznedar kasasına bakmış, yanındaki veznelerde ne kadar para olduğunu sormuş:<br />
-Şu anda en çok 200.000 TL ödeyebilirim beyefendi.<br />
Adam gülümsemiş:<br />
-Tamam o zaman hesabımdan 200.000 TL çekmek istiyorum.<br />
Veznedar kasasından paraları çıkartmış, yandaki kasalardan da borç alarak 200.000 TL toparlamış.<br />
Hepsini saymış, adama imza attırmış,<br />
parayı adama vermiş.<br />
Adam hiçbir reaksiyonda bulunmamış.<br />
Veznedar:<br />
-Tamam değil mi beyefendi, buyurun işte paranız.<br />
Adam:<br />
-Tamam değil, şimdi hesabıma 199.500 TL yatırmak istiyorum.<br />
Veznedar kıpkırmızı olmuş,<br />
ama 200.000 TL içinden bir 500 TL ayırıp adama vermiş.<br />
Adam 500 TL’yi alıp bankadan çıkmış..<br />
KISSADAN HİSSE:<br />
65+ yaşı KÜÇÜMSEMEYİN.<br />
ATM'den çekmeyi bilmeyebilirler ama sizi VEZİR de eder,<br />
REZİL de ederler..”<br />
<br />
alıntı]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[KISSADAN HİSSE <br />
<br />
“Altmışbeş yaşını geçmiş bir beyefendi bankaya gitmiş.<br />
Fişini almış, sırası gelmiş vezneye gitmiş.<br />
-Hesabımdan 500 TL çekmek istiyorum demiş.<br />
Veznedeki genç memur itiraz etmiş:<br />
-Bey amca 3.000 TL ’nin altında para çekmek istiyorsanız,<br />
ATM’den çekeceksiniz. Kuralımız böyle.<br />
Adam bir düşünmüş:<br />
-O zaman hesabımdaki tüm parayı çekmek istiyorum.<br />
demiş.<br />
Veznedar bir oflamış, bilgisayara adamın müşteri numarasını girmiş,<br />
ekrana bakınca gözleri fal taşı gibi açılmış:<br />
-Bey amca, hesabınızda 1 MİLYON TL var.<br />
Bu kadar bir meblağı ödeyemeyiz ki, önceden haber vermeniz gerek. Bu kadar paramız yok. Talebinizi alayım, yarın size bu parayı ödeyelim.<br />
Adam sormuş:<br />
-Peki en çok ne kadar ödeyebilirsiniz? <br />
Ne kadar paranız var?<br />
Genç veznedar kasasına bakmış, yanındaki veznelerde ne kadar para olduğunu sormuş:<br />
-Şu anda en çok 200.000 TL ödeyebilirim beyefendi.<br />
Adam gülümsemiş:<br />
-Tamam o zaman hesabımdan 200.000 TL çekmek istiyorum.<br />
Veznedar kasasından paraları çıkartmış, yandaki kasalardan da borç alarak 200.000 TL toparlamış.<br />
Hepsini saymış, adama imza attırmış,<br />
parayı adama vermiş.<br />
Adam hiçbir reaksiyonda bulunmamış.<br />
Veznedar:<br />
-Tamam değil mi beyefendi, buyurun işte paranız.<br />
Adam:<br />
-Tamam değil, şimdi hesabıma 199.500 TL yatırmak istiyorum.<br />
Veznedar kıpkırmızı olmuş,<br />
ama 200.000 TL içinden bir 500 TL ayırıp adama vermiş.<br />
Adam 500 TL’yi alıp bankadan çıkmış..<br />
KISSADAN HİSSE:<br />
65+ yaşı KÜÇÜMSEMEYİN.<br />
ATM'den çekmeyi bilmeyebilirler ama sizi VEZİR de eder,<br />
REZİL de ederler..”<br />
<br />
alıntı]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA["MERHABA" ne anlama geliyor diye? Düşündünüz Mü]]></title>
			<link>https://www.forumki.com/showthread.php?tid=2415</link>
			<pubDate>Sun, 19 Nov 2023 15:23:18 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.forumki.com/member.php?action=profile&uid=2">MaviS</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.forumki.com/showthread.php?tid=2415</guid>
			<description><![CDATA[Hiç düşündünüz mü?<br />
"MERHABA"  <br />
ne anlama geliyor diye?<br />
<br />
Çok ilginç, bir o kadar da hoş ve sıcak <br />
bir anlamı varmış meğer. <br />
<br />
"MERHABA" <br />
<br />
 aslında Farsça kökenli olup<br />
<br />
"Benden size zarar gelmez" anlamına geliyormuş.<br />
<br />
Çok hoş değil mi?<br />
<br />
 Bunu öğrendikten sonra karşımda ki insana Merhaba demek daha bir anlamlı oldu <br />
benim için...<br />
<br />
?<br />
Bu mesajı okuyan tüm güzel insanlara <br />
yürekten "MERHABA" diyorum. <br />
<br />
İYİ Kİ VARSINIZ ??☕️Sevgiyle?]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Hiç düşündünüz mü?<br />
"MERHABA"  <br />
ne anlama geliyor diye?<br />
<br />
Çok ilginç, bir o kadar da hoş ve sıcak <br />
bir anlamı varmış meğer. <br />
<br />
"MERHABA" <br />
<br />
 aslında Farsça kökenli olup<br />
<br />
"Benden size zarar gelmez" anlamına geliyormuş.<br />
<br />
Çok hoş değil mi?<br />
<br />
 Bunu öğrendikten sonra karşımda ki insana Merhaba demek daha bir anlamlı oldu <br />
benim için...<br />
<br />
?<br />
Bu mesajı okuyan tüm güzel insanlara <br />
yürekten "MERHABA" diyorum. <br />
<br />
İYİ Kİ VARSINIZ ??☕️Sevgiyle?]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Kedilerden ögrenilecek 17 hayat kuralı]]></title>
			<link>https://www.forumki.com/showthread.php?tid=2156</link>
			<pubDate>Mon, 08 Nov 2021 09:17:53 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.forumki.com/member.php?action=profile&uid=2">MaviS</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.forumki.com/showthread.php?tid=2156</guid>
			<description><![CDATA[Kedilerden öğrenilecek 17 hayat kuralı; <br />
<br />
1- Yaşadığın anın keyfini çıkaracaksın.<br />
2- Oyun fırsatlarını kaçırmayacaksın.<br />
3- Doyduğun kadar yiyeceksin.<br />
4- Birisi sana iyilik yaptı diye sahibin olmayacak.<br />
5- Yine de kıymet bileceksin.<br />
6- Tehlikeli bulduğun şeye yaklaşmayacaksın.<br />
7- Meraklı olacaksın ama tedbiri elden bırakmayacaksın.<br />
8- Temizliğine ve bakımına özen göstereceksin<br />
9- Sık sık gerineceksin.<br />
10- İstediğini elde edene kadar ısrar edeceksin.<br />
11- Özgürlüğünü kimseye kaptırmayacaksın.<br />
12- Kafana koyduğunu yapacaksın.<br />
13- Kendi isteklerini küçümsemeyeceksin.<br />
14- Güzel bir masaja hayır demeyeceksin.<br />
15- Numara yapmayacaksın.<br />
16- Yaşadığın yeri sahipleneceksin.<br />
17- Her zaman dingin ve huzurlu bir anı yakalamaya çalışacaksın ve en önemlisi kendini beğeneceksin.?<br />
Mutlu haftalar ?<br />
<br />
<br />
<img src="https://www.forumki.com/resim/2021/11/08/inbound4269862358769740007_68550260.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: inbound4269862358769740007_68550260.jpg]" class="mycode_img" />]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Kedilerden öğrenilecek 17 hayat kuralı; <br />
<br />
1- Yaşadığın anın keyfini çıkaracaksın.<br />
2- Oyun fırsatlarını kaçırmayacaksın.<br />
3- Doyduğun kadar yiyeceksin.<br />
4- Birisi sana iyilik yaptı diye sahibin olmayacak.<br />
5- Yine de kıymet bileceksin.<br />
6- Tehlikeli bulduğun şeye yaklaşmayacaksın.<br />
7- Meraklı olacaksın ama tedbiri elden bırakmayacaksın.<br />
8- Temizliğine ve bakımına özen göstereceksin<br />
9- Sık sık gerineceksin.<br />
10- İstediğini elde edene kadar ısrar edeceksin.<br />
11- Özgürlüğünü kimseye kaptırmayacaksın.<br />
12- Kafana koyduğunu yapacaksın.<br />
13- Kendi isteklerini küçümsemeyeceksin.<br />
14- Güzel bir masaja hayır demeyeceksin.<br />
15- Numara yapmayacaksın.<br />
16- Yaşadığın yeri sahipleneceksin.<br />
17- Her zaman dingin ve huzurlu bir anı yakalamaya çalışacaksın ve en önemlisi kendini beğeneceksin.?<br />
Mutlu haftalar ?<br />
<br />
<br />
<img src="https://www.forumki.com/resim/2021/11/08/inbound4269862358769740007_68550260.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: inbound4269862358769740007_68550260.jpg]" class="mycode_img" />]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Alışkanlıkların kölesi olanlar]]></title>
			<link>https://www.forumki.com/showthread.php?tid=1955</link>
			<pubDate>Fri, 22 Oct 2021 16:22:38 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.forumki.com/member.php?action=profile&uid=2">MaviS</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.forumki.com/showthread.php?tid=1955</guid>
			<description><![CDATA[Ağır ağır ölür alışkanlığının kölesi olanlar,<br />
Her gün aynı yoldan yürüyenler,<br />
Giysilerinin rengini değiştirmeyenler,<br />
Tanımadıklarıyla konuşmayanlar...<br />
Ağır ağır ölür tutkudan ve duygularından  kaçanlar,<br />
Ağır ağır ölür işlerinde ve sevdalarında mutsuz olup da bu durumu tersine çeviremeyenler,<br />
Ağır ağır ölür yolculuğa çıkmayanlar, okumayanlar, <br />
Müzik dinlemeyenler, gönlünde incelik barındırmayanlar.<br />
Ağır ağır ölür kendilerine yardım edilmesine izin vermeyenler, bilmedikleri şeyler hakkında soru sormayanlar...<br />
Deneyelim ve kaçınalım küçük dozdaki ölümlerden,<br />
anımsayalım her zaman: yaşıyor olmak yalnızca nefes alıp vermekten çok daha büyük bir çabayı gerektirir...<br />
????]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Ağır ağır ölür alışkanlığının kölesi olanlar,<br />
Her gün aynı yoldan yürüyenler,<br />
Giysilerinin rengini değiştirmeyenler,<br />
Tanımadıklarıyla konuşmayanlar...<br />
Ağır ağır ölür tutkudan ve duygularından  kaçanlar,<br />
Ağır ağır ölür işlerinde ve sevdalarında mutsuz olup da bu durumu tersine çeviremeyenler,<br />
Ağır ağır ölür yolculuğa çıkmayanlar, okumayanlar, <br />
Müzik dinlemeyenler, gönlünde incelik barındırmayanlar.<br />
Ağır ağır ölür kendilerine yardım edilmesine izin vermeyenler, bilmedikleri şeyler hakkında soru sormayanlar...<br />
Deneyelim ve kaçınalım küçük dozdaki ölümlerden,<br />
anımsayalım her zaman: yaşıyor olmak yalnızca nefes alıp vermekten çok daha büyük bir çabayı gerektirir...<br />
????]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Yeni Tecrübelere acik olmak gerek]]></title>
			<link>https://www.forumki.com/showthread.php?tid=1947</link>
			<pubDate>Mon, 11 Oct 2021 13:18:01 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.forumki.com/member.php?action=profile&uid=2">MaviS</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.forumki.com/showthread.php?tid=1947</guid>
			<description><![CDATA[Düşünüldüğünün aksine gençlik hayatın belli bir çağı ile ilgili değildir. İnsan, kendine olan güveni derecesinde genç, şüphesi derecesinde yaşlıdır. Cesareti derecesinde genç, korkuları derecesinde yaşlıdır. Ümitleri derecesinde genç, ümitsizliği derecesinde yaşlıdır. Hiç kimse fazla yaşamış olmakla ihtiyarlamaz. İnsanları ihtiyarlatan, ideallerinin gömülmesi, hedeflerinin olmamasıdır. Seneler cildi buruşturabilir. Fakat heyecanların, ideallerin teslim edilmesi adeta ruhu buruşturur. İnsanlar yaşadıkça yaşlandıklarını sanırlar, halbuki hedeflerine götüren yolu yürümedikçe yaşlanırlar. Güzelliği görme yeteneğini kaybetmeyen asla yaşlanmaz. Tabiri caiz ise yaşlanmak bir dağa tırmanmak gibidir. Çıktıkça yorgunluğunuz artar. Nefesiniz daralır ancak görüş alanınız genişler. Beynimiz yeni tecrübeler keşfettiği sürece GENÇ kalır..]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Düşünüldüğünün aksine gençlik hayatın belli bir çağı ile ilgili değildir. İnsan, kendine olan güveni derecesinde genç, şüphesi derecesinde yaşlıdır. Cesareti derecesinde genç, korkuları derecesinde yaşlıdır. Ümitleri derecesinde genç, ümitsizliği derecesinde yaşlıdır. Hiç kimse fazla yaşamış olmakla ihtiyarlamaz. İnsanları ihtiyarlatan, ideallerinin gömülmesi, hedeflerinin olmamasıdır. Seneler cildi buruşturabilir. Fakat heyecanların, ideallerin teslim edilmesi adeta ruhu buruşturur. İnsanlar yaşadıkça yaşlandıklarını sanırlar, halbuki hedeflerine götüren yolu yürümedikçe yaşlanırlar. Güzelliği görme yeteneğini kaybetmeyen asla yaşlanmaz. Tabiri caiz ise yaşlanmak bir dağa tırmanmak gibidir. Çıktıkça yorgunluğunuz artar. Nefesiniz daralır ancak görüş alanınız genişler. Beynimiz yeni tecrübeler keşfettiği sürece GENÇ kalır..]]></content:encoded>
		</item>
	</channel>
</rss>