Onu ilk o an gördüm.
Saçları hemen ıslandı, yüzüne yapıştı. Sinirlenmedi. Gülümsedi. İnsan, ancak kendisiyle barışık olduğunda yağmura böyle gülümseyebilirdi. Yanına yaklaştım, istemeden. Bir şemsiye uzattım.
“Gerek yok,” dedi, “ama istersen sen dur.”
İşte bazı hikâyeler böyle başlar. Büyük cümlelerle değil. Küçük bir duruşla.
O günden sonra konuşmalarımız hep yarım kaldı. Bir kafede, bir yürüyüşte, bir mesajın sonunda. Ama garip bir şekilde hiç eksik hissettirmedi. Çünkü suskunluklarımız da uyumluydu. Yan yana bakarken aynı şeye bakmamız yetiyordu.
Onunla öğrendiğim şey şuydu: Aşk, insanın hayatına fırtına gibi girmez her zaman. Bazen sessizce oturur. Ayakkabılarını kapının yanına bırakır. Sen fark etmeden evin parçası olur.
Bir gün gideceğimi söyledim. Uzun bir süre. Gözlerime baktı, sorular sormadı.
“Git,” dedi, “ama dönerken kendin ol.”
O an anladım. Aşk, tutmak değilmiş.
Kal demek değilmiş.
Kendin olabilmen için alan açmakmış.
Gittiğim her yerde onu düşündüm ama özlem acıtmadı. Çünkü sevgi, bazen birinin yokluğunda bile içini genişletebiliyordu.
Döndüğümde yağmur yoktu. Ama kaldırım aynıydı.
O da oradaydı.
Elinde iki kahveyle.
“Bu sefer kaçmadım,” dedi.
Ben de gülümsedim.
Bazı hikâyeler mutlu bitmez.
Ama bazıları… doğru yerde durur.