You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

1
1
#
Hoş geldin, Ziyaretçi!
Rütbeniz yok.
reklam
Statü: Çevrimdışı
Stil Ayarları
Yazar: AdM
[Resim: trksoyagacwf2xh4.jpg]
Yorum Yorum Yok
Yazar: AdM

.Mevlana Celaleddin-i Rumi’ye felsefecilerden bir grup geldi. Sual sormak istediklerini bildirdiler. Mevlana hazretleri bu gelen misafirleri Şems-i Tebrizi’ye havale etti. Şems-i Tebrizi hazretleri mescidde, talebelere bir kerpiçle teyemmüm nasıl yapılacağını gösteriyordu. Gelen felsefeciler üç sual sormak istediklerini belirttiler, Şems-i Tebrizi; “Sorun” buyurdu. İçlerinden birini başkan seçtiler. Seçtikleri sözcü sorularını sormaya başladı.

İlk soru şöyleydi:
“Allah var dersiniz, ama görünmez. Göster de inanalım”

Şems-i Tebrizi hazretleri;
“Öbür sorunu da sor!” buyurdu.

“Şeytanın ateşten yaratıldığını söylersiniz, sonra da ateşle ona azab edilecek dersiniz. Hiç ateş ateşe azab eder mi?” dedi.

Şems-i Tebrizi;
“Peki, öbür sorunu da sor!” diye buyurdu.

“Ahirette herkes hakkını alacak, yaptıklarının cezasını çekecek diyorsunuz. Bırakın insanları canları ne istiyorsa yapsınlar, karışmayın!” dedi.

Bu soruların üzerine Şems-i Tebrizi, elindeki kuru kerpiçi
adamın başına vurdu. Soru sormaya gelen felsefeci,
derhal zamanın kadısına gidip, davacı oldp şikayette bulundu.

“Ben soru sordum, o başıma kerpiç vurdu” dedi.

Şems-i Tebrizi hazretleri;
“Ben de sadece cevap verdim.” buyurdu.

Kadı bu işi açıklamasını isteyince, Şems-i Tebrizi hazretleri söyle anlattı;
“Bana, Allahü Tealayı göster de inanayım, dedi. Şimdi bu felsefeci başının ağrısını göstersin de inanayım. Yine bana, şeytana ateşle nasıl azab edileceğini sordu. Ben buna toprakla vurdum. Toprak onun başını acıttı. Halbuki kendi bedeni de topraktan yaratıldı. Yine bana, bırakın herkesin canı ne isterse onu yapsın. Bundan dolayı bir hak olmaz dedi. Benim canım onun başına kerpiç vurmak istedi ve vurdum. Niçin hakkını arıyor? Aramasa ya! Bu dünyada küçük bir mesele için hak aranırsa, o sonsuz olan ahiret hayatında niçin hak aranmasın?”

Bu cevaplar üzerine felsefeciler hiç bir şey söylemeden çekip gittiler.
 

Alo

Yazar: AdM

Telefonda hemen hemen hergün kimbilir kaç kez kullandığımız “Alo” sözcüğü, gerçekte bir sevgilinin kısaltılmış adıdır. Sevgilinin tam adı Allessandra Lolita Oswaldo’dur. Bu sevimli genç kız, telefonu icat eden, A.Graham Bell’in sevgilisiydi. Graham Bell telefonu icat edince ilk hattı sevgilisinin evine çekmişti. Atölyesinde telefon çalınca arayanın Allessandra Lolita Oswaldo’dan başkası olamayacağını bildiğinden Graham Bell, telefonu açar açmaz “Allessandra Lolita Oswaldo” diyordu. Bell, zamanla sevgilisine, adını kısaltarak hitap etmeye başladı ve telefonu her açışında onu “Ale Lolos” diye karşıladı. Çalışmaları uzadıkça Graham Bell, sevgilisinin adını daha da kısalttı ve öne iki heceli bir ad buldu. Bu kısa ad “Alo” idi. Allessandra Lolita Oswaldo, geliştirip, tüm kente yaymaya çalıştığı telefondan başka birşey düşünmeyen sevgilisinin bitmek tükenmek bilmeyen deneylerinden rahatsız olmaya başlayınca Graham Bell’i telefonuyla başbaşa bırakıp onu terketti.Yaşlı Bell, sevgilisinin birgün onu arayacağı umuduyla telefonun başından ayrılmadı. Kentte çekilen telefon hatlarının sayısı da giderek artmaya başlamıştı. Graham Bell’i artık başka kişiler de arıyordu. Fakat o, telefonun her çalışında kendisini sevgilisinin aradığını sanarak telefonunu “Alo” diyerek açıyor ve artık herkes “Alo” diyordu. O günlerde hemen herkes telefonu açtıklarında Alexander Graham Bell’in anısına saygı olarak “Alo” demeye başladı. Bugün tümümüzün kullandığı “Alo” sözcüğü işte o günlerden günümüze uzanmaktadır.
Yorum Yorum Yok
Yazar: AdM
Güzel soru degilmi , hadi gelin cevaplayalim Smile
EAksaray:
Fatih’in sadrazamı Ishak Paşa, Iç Anadolu Bölgesi’ndeki Aksaray’ı ele
geçirdikten sonra orada yaşayan bölge insanlarını bugünkü Aksaray semtinin bulunduğu yere gönderir. Aksaraylılar da semte adlarını verirler.

Ahırkapı:
Marmara Denizi’nin kıyısında yer alan yedi ahır kapısından birisi olan bu
semte, Padişah atlarının bulunduğu has ahırın yanında yer aldığı için
Ahırkapı ismi verildi.

Aşiyan:
Kuş yuvası. Günümüzdeki ismini şair Tevfik Fikret’in burada bulunan,
Farsçada kuş yuvası anlamına gelen ‘Aşiyan’ isimli evinden alıyor.

Bağlarbaşı:
Semt, en ünlü bağ ve bahçelerin bir dönem burada yer almasından dolayı bu adla anılıyor.

Bebek:
Semtin isminin nereden geldiği konusunda iki rivayet bulunuyor. Bunlardan ilki,
Fatih Sultan Mehmet’in bölgeyi koruması için gönderdiği bölükbaşının
Bebek lakaplı olması.
Diğeri ise,
padişahın semtteki bahçesinde gezerken yılan görüp korkan şehzadesine bebek demesi ve bundan sonra bahçesinin bebek bahçesi olarak anılması.

Beşiktaş:
Ilk görüş, semtin ismini Barbaros Hayrettin Paşa’nın gemilerini bağlamak
için diktirdiği beş taştan aldığı yönünde. Diğeri ise bir papazın burada
yaptığı kiliseye Kudüs’ten getirdiği beşik taşını koyduğu ve ismin buradan
geldiği yönünde.

Beyazıt:
Sultan II. Beyazıt’ın buraya kendi ismiyle anılacak bir külliye
yaptırmasından sonra semt, Beyazıt olarak anılmaya başladı.
.Beyoğlu:
Semtin isminin nerden geldiği konusunda çeşitli rivayetler bulunuyor.
Bunlardan ilkine göre, Islamiyet’i kabul edip burada oturmaya başlayan
Pontus Prensinden adını alıyor semt.
Diğerine göreyse, ‘Bey Oğlu’ diye anılan Venedik Prensinin burada oturmasından geliyor semtin adı.
Sonbir rivayet de,
burada oturan Venedik elçisine, yazışmalarda, “Beyoğlu” diyehitap edilmesinden semtin bu adla anıldığını söylüyor.

Bakırköy:
Bizanslıların ‘Makri Hori’ dedikleri semt, 14. yüzyılda Osmanlıların eline
geçince ‘Makriköy’ adını aldı. 1925′te ulusal sınırlar içindeki yabancı
kökenli adların değiştirilmesi sırasında Atatürk’ün isteğiyle semt Bakırköy
adını aldı.

Bostancı:
Semt, adını eskiden her türlü meyve ve sebzenin yetiştirildiği bostanlardan
biri olmasından alıyor.

Çatladıkapı:
Bizans zamanında yapılan surların Sidera adı bir verilen kapısı, 1532
tarihinde meydana gelen depremde çatlayınca, hem semt hem de kapı
Çatladıkapı olarak anılmaya başladı.

Çemberlitaş:
Bizans’ın en önemli meydanlarından Constantinus Forumu’nun bulunduğu yerdeki büyük sütunlardan birisi olan Çemberlitaş, semte adını verdi.

Çengelköy:
Eskiden gemi çapaları bu köyde yapıldığı için isminin buradan geldiği tahmin ediliyor.

Çıksalın:
Güzel manzaralı, geniş bir çevreye hakim olan bölgeye, halk arasında “çık,
salın” denilmeye başlandı.

Eminönü:
Osmanlı döneminde çarşıdaki esnafı denetleme yetkisi ‘Emin’lere aitti. Semt,adını burada bulunan ‘Gümrük Eminliği’nden alıyor
.Feriköy:
Semt adını Sultan Abdülmecit ve Abdülaziz dönemlerinde yaşayan Madam
Feri’den alıyor. Bölgede bulunan geniş topraklar padişah tarafından Madam
Feri’nin eşine bağışlanmıştı. Ama eşi ölünce semt onun ismiyle anılmaya başlandı.

Galata:
Gala, Rumca da “süt” anlamına geliyor. Bir rivayete göre Galata’nın adı
semtteki süthanelere gönderme yapılarak türetildi.
Başka bir görüşe göre ise,
Italyanca ‘denize inen yol’ anlamına gelen ‘galata’ kelimesi düşünülerek bu
isim verildi.

Horhor:
Fatih’te bulunan semt, adını Horhor çeşmesinden alıyor. Rivayete göre Fatih Sultan Mehmet bölge civarında yürürken yerin altından su sesleri duyar ve yanındakilere, “Buraya bir çeşme yapın baksanıza ‘hor hor’ su sesleri geliyor” der ve buraya bir çeşme yapılır. Çeşme de semt de Horhor ismiyle anılmaya başlar.

Okmeydanı:
Fetih Ordusu kuşatmanın bir kısmını burada kurulan karargâhta geçirmiş.
Semtin ismi de böylelikle Okmeydanı olarak kalmış.

Şişli:
Şiş yapımıyla uğraşan ve Şişçiler diye anılan bir ailenin burada bir konağı
olduğu ve ‘Şişçilerin Konağı’nın zamanla değişikliğe uğrayarak ‘Şişlilerin
Konağı’ hâline gelmesiyle semtin adının Şişli olarak kaldığı anlatılıyor.

Şaşkınbakkal:
Henüz yerleşimin olmadığı dönemlerde yaz günleri denizden yararlanmak için bölgeye gelenlere bir bakkal dükkânı açıldığını görenler,
burada iş yapılmayacağını düşünerek bakkala “şaşkın bakkal” yakıştırması yaptılar.
Bundan sonra da semt Şaşkınbakkal olarak anılmaya başlandı.

Sütlüce:
Bugün Sütlüce semtinin olduğu yerde Süt Menbat isimli bir Rum köyü vardı.Köyün bir köşesindeki bakır bir kadın heykelinin memelerinden su akar; bu suyun, kadınların sütünü çoğalttığına inanılırdı. Bundan dolayı semt,Sütlüce olarak anılır oldu.

Tahtakale:
Sözlük anlamı ‘kale altı’ olan Taht-el-kale’nin bozulmasıyla Tahtakale’ye
dönüşen semtin, Mercan ya da Beyazıt dolaylarındaki eski sur benzeri yapının aşağı kotunda yer aldığı için bu ismi aldığı tahmin ediliyor.
.Taksim:
Osmanlı zamanında sucuların; suyu, halka taksim ettikleri yer, Taksim olarak anılmaya başlandı.

Teşvikiye:
Sultan Abdülmecit’in bir mahalle kurulması için teşvikte bulunduğu semtin
adı Teşvikiye olarak kaldı. Bu durumu, Harbiye Karakolu ile Rumeli ve
Valikonağı Caddelerinin kesiştiği kavşakta bulunan iki taş belgeliyor.

Unkapanı:
Bazı satış yerlerinde Arapça’da ‘Kabban’ adını taşıyan büyük teraziler
bulunduğundan, buraları Kapan adını taşırdı. Sahiline buğday ve arpa yüklü gemiler demirlediğinden, semt bu adı aldı.

Üsküdar:
Bizans devrinde, Skutari denilen asker kışlaları, şehrin bu yakasında yer
aldığı için semt Skutarion diye anılıyordu. Bu isim zamanla Üsküdar’a
dönüştü.

Veliefendi:
Hipodrom bir zamanlar Şeyhülislam Veli Efendi’nin sahibi olduğu topraklar
üzerinde kurulduğundan semtin adı Veli Efendi’yle anılıyor.

9 Dilde İstanbul
Grekçe: Vizantion
Latince: Bizantium, Antoninya, Alma Roma, Nova Roma
Rumca: Konstantinopolis, Istinpolin, Megali Polis, Kalipolis
Slavca: Çargrad, Konstantingrad
Vikingce: Miklagord
Ermenice: Vizant, Stimbol, Esdambol, Eskomboli
Arapça : Bizantiya, el-Mahsura, Kustantina el-uzma

Selçuklular Zamanında:
Konstantiniyye, Mahrusa-i Konstantiniyye, Stambul

Osmanlıcada:
Dersaadet, Deraliyye, Mahrusa-i Saltanat, Istanbul, Islambol,Darü’s-saltanat-ı Aliyye, Asitane-i Aliyye, Darü’l-Hilafetü’l Aliye,
Payitaht-ı Saltanat, Dergâh-ı Mualla, Südde-i Saadet
Yorum Yorum Yok
Yazar: AdM
Mumcu Sabit Efendi,
atadan gördüğü mesleği dükkânında devam ettiriyordu.
Akşam olunca her zamanki gibi dükkânını kapayıp evine doğru yollandı. Dedesi mum kralı idi. Babası kendisinden daha zengindi. Sabit efendi ise şimdi fakir. Çünkü elektrik, havagazı, petrol kullanımı arttıkça Sabit Efendi’nin mum satışları azaldıkça azaldı.

Sabit efendi dükkândan çıktıktan sonra farelerin dükkândaki cümbüşü başladı. Fareler bir yandan oynaşmaya diğer yandan mumları kemirmeye devam ettiler. Bekçi Sarman gelince çil yavrusu gibi dağılmak zorunda kaldılar.

Bunların içinden genç bir fare komşu duvarını aşarak yürüdü, yürüdü nihayet elektrik dairesine girdi . Her taraf kablolarla doluydu. Başladı kemirmeye. Kemirdikçe hoşuna gitti, hoşuna gittikçe daha çok kemirdi. Birden bire Beyazıt’tan Fatih’e kadar her yerin elektriği kesildi. Bir Ramazan gecesiydi. Herkes “mum, mum! diyerek sokağa fırladı. Mum bir anda büyük bir çölde bir bardak su gibi kıymetlendi. Sabit efendiyi evinden çağırdılar. Dükkanının önünde uzun kuyruklar oluştu. Dükkânda on senedir satılmayan mumlar, yarım saatte tükendi. Sabit efendinin keyifine diyecek yoktu. “Garip kuşun yuvasını Allah yapar.” diye söylendi ve akşam üstü dükkânı kaparken unuttuğu fare kapanını kurdu, kepenkleri indirip gitti.

Sabahleyin, dükkanı açtığında o genç fareyi, ağazında kablo ve kauçuk kırıntıları dolu olarak kapana yakalanmış buldu. “Bir düşmandan kurtuldum.” diye sevindi.

Kıssadan hisse:
Şu dünyada nice insan tanırım ki, bu mumcunun faresi gibidir.
Yorum Yorum Yok
Yazar: AdM
[Resim: 360px-Inebolu2007_0101_135102a.JPG]
.Kurtuluş Savaşı’nda eli silah tutanların cephede olduğu sıralarda İnebolu’ya çıkarılan silah ve cephanelerin Kastamonu üzerinden Ankara’ya ulaştırılmasında yaşlı erkeklerle kadınların da insanüstü çalışmaları olmuş, tarihe geçmişlerdir. Bu tarihe geçen kadınlarımızdan biri de Seydilerli Şehit Şerife Bacı’dır. Şerife Bacı 1921 yılının çetin kış şartlarının hüküm sürdüğü Aralık ayında sırtında çocuğu, önünde kağnısı ile İnebolu’dan Kastamonu’ya cephane taşırken, Kastamonu Kışlası önüne kadar gelmiş, mermileri ve çocuğunu korumak uğruna donarak şehit olmuştur.
Şehit Şerife Bacı Anıtı
İnebolu sahilinde Kastamonu yolunun başladığı yerde arnavut kaldırımı döşeli bir parkın içindeki Şehit Şerife Bacı Anıtı bulunmaktadır. Anıtın plaketinde “Bu anıt İstiklal Savaşı şehitlerinden Şerife Bacı’nın anısını Cumhuriyet çocuklarına anlatmak için Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Aytaç Yalman tarafından armağan edilmiştir. 4 Aralık 2001” yazılıdır. Şehit Şerife Bacı adı Kastamonu’da Seydiler’de, İnebolu’da Kurtuluş Savaşı’nın kadın kahramanlarını simgeliyor.

SEHİT ŞERİFE BACI
İşte Şerife gelin bu köylü ve 21 yaşında. O’nu 16 yaşında evlendirmişlerdi. Düğünden iki ay sonra Harbi Umumi patlak verdi. Kocasını askere aldılar. 6 ay sonra da Çanakkale’den kocasının ölüm tezkeresi geldi. Kimsesizdi, hiçbir geliri yoktu. “Bu tazeliğiyle yapayalnız durması yakışık almaz” diyen köyün yaşlıları, onu sakata ayrılmış bir asker gazisi olan Topal Yusuf ile evlendirdiler.

Üç yıl sonra Şerife Gelin’in bir kızı oldu. Küçük kıza Elif adını koydular. Elif anasını emiyor, emdikçe Şerife Gelinin sütü artıyordu. Bunu fırsat bilen komşular, o günlerin salgın hastalıkları yüzünden anası ölen, yetim kalan, süt ememeyen hangi çocuk varsa, Şerife Gelin’e getiriyorlar; Köyün yetimlerini hep O emziriyordu. Belki de bunlar çile günlerinin tabii bir yansıması idi. Sonuç olarak bu köyde yetimlerin tamamı süt kardeşi, Şerife Gelin de süt anası olmuştu… Evdeki işlerle birlikte dışarı işlerini de Şerife gelin yapardı. Öküzlerle çift sürmek, merkeple dağdan odun getirmek, orakla ekin biçmek, döğen sürmek hepsi hepsi Şerife Gelin’i gözlüyordu. Kocası Topal Yusuf’un sadece adı vardı. Savaşta sol bacağı kopmuş, yakınında patlayan bomba bir gözünü kör etmişti… Kulaklarının duyması ise günden güne ağırlaşıyordu. Bu haliyle O’nun iş yapması zaten mümkün değildi. Günlük işlerini ve hizmetini de Şerife Gelin yapıyordu.

Çile demet demet, hicran gökleri tutmuş, gözyaşı diz boyu olmuş akıyordu. Nice şehit anaları oğlunun acı haberiyle ciğerini dağlarken nice gelinler hayata küsmüş, nice umutlar baharında solmuştu. Açlık, yokluk, perişanlık kol geziyordu. İnsanlar saadeti sadece ölümün kollarında açan bir çiçek sanır hale gelmişlerdi. Artık gözler taa uzaklara, umutlarsa bir başka bahara kalmış gibiydi.

Bir akşam üzeri köyde tellal bağırıyordu.

“– Eyyyyy ahali! Duyduk duymadık demeyin. Cuma günü her haneden bir kağnı, İnebolu’ya yük taşımak üzere gidecektir”… Aynı tellal bir daha, bir daha olmak üzere 3 sefer bağırdı. Bu, konunun önemini vurgulamak içindi. Üç sefer aynı şeyin bağrıldığı pek vaki değildi. Demek ki bu konu olağanüstü bir önem arzediyordu.

Herhangi bir sebeple tellal bağırmışsa, o akşam konunun görüşülmesi için köy odasında toplantı yapılırdı. Bunu herkes bildiğinden, toplantı için ayrıca duyuru yapılmamıştı. Akşam yapılan toplantıda Muhtar şu açıklamayı yaptı:

– Ankara’da açılan yeni Meclis ve kurulan hükümet, Anadolu’ya saldıran Yunan askerine son darbeyi vurabilmek için kış boyunca hazırlık yapıyormuş. Kulakları çınlasın iki ay kadar önce köyümüze gelen M. Âkif, camimizde verdiği vaazda:

– “Bir milletin hayat hakkı ve varlığını sürdürme konusunda üstünüze bir görev düşerse, yerine getirmekte aslâ tereddüt etmeyiniz. Vatana sahiplenmek için gerekirse herbirimiz, toprağın koynuna girmeye aday olabilmeliyiz ki, bu vatan bizimdir diyebilelim,” demişti. Komşular! Sizin anlayacağınız, deniz yoluyla İnebolu’ya getirilen cephane ve top mermilerinin cepheye taşınması için bütün çevre köylere görev verilmiş. Adına ister imece, ister salma, ister başka birşey deyiniz; taşıma işi muhakkak halledilecekmiş. Bizim köyün taşıma sırası Cuma günü olarak bildirildi. O gün, İnebolu’dan 80 kağnı cephane yüklenerek Kastamonu’ya doğru yola çıkmamız gerekiyor. Herkes hazırlığını buna göre yapsın. Muhtar, bir de liste hazırlamıştı. Listeyi baştan sona okudu. Sonra da:

– Burada olanlar olmayanlara haber versin, dedi.

Herkes birbirinin yüzüne “Burada kimler yok?” der gibi baktı… Toplantıda sekiz isim yoktu. Bunlar adına da zaten kadın veya çocuk yaşta gençler gidecekti. O akşam köy bekçisi sekiz kişinin evini dolaşıp yola ne zaman ve nasıl çıkılacağını bildirdi. Her evden bir kağnı duyurunun yapıldığı şekilde Cuma günü vardı. Şerife Gelin de bunlar içerisinde idi.

Tarih, 1921 yılının son günleriydi. Birdenbire bastıran kar yolları kaplamıştı. Sıra ile cephaneler yüklendi. Yüklemesi yapılan kağnı yola çıkıyordu. Şerife Gelin, köyde bakacak kimsesi olmadığı için Elif’i yanına almıştı. Şerife Gelin’in kağnısına top mermileri yüklendi, yol verildi… Şerife Gelin, İnebolu çıkışında kağnıyı durdurdu. Oraya kadar sırtında taşıdığı kızı Elif için top mermilerinin arasında bir yer ayarladı. Tek korunma aracı yün yorganını da top mermilerini ve kızını yağıştan korusun diye, kağnı üzerine örttü. Sonra tekrar kağnı başına geçip “Bismillah” diyerek öküzleri çekmeye başladı. Bu görevi onlarca köy, binlerce kağnı yaptığı için yol güvenliği konusunda bir sorun yoktu. Soğuğa karşı korunaklı oldun mu tamam! Hele hele öküzlerin iyi ise, işin kolay! Şerife Gelin, öküzleri çekiyor, kar ise yağıyor, yağıyordu. Kağnı tekerleri karla karışık çamurlu yollarda makamsız bir gıcırtının zevksizliğiyle ilerliyordu. Şerife Gelin’in bir korkusu vardı; kendinden bile sakladığı bir korku. Kalbinde kocaman bir çıban, çaresiz bir dertti bu… Ama onu hatırlamak istemiyor; azimle, hırsla kağnı arabasının önünden tüm engelleri delercesine yürüyordu. İçten içe duâ etmeyi de ihmal etmiyordu. Bu halde epeyce yol aldıktan sonra kağnı birden durdu. Şerife Gelinin yüreciğindeki yara deşilmişti. Evet kara öküz yürümüyordu. Bu her zamanki huyu idi. Zorlamaya, yüke hiç gelemezdi. Şerife Gelin yuları asıldı. Hayır! Gelmiyordu. Öküzün ardına geçip gâh! dedi. Üvendire ile dürttü. Kara öküz biraz yürüyüp tekrar durdu. Bir saat kadar önce yağan kar durmuş, hava soğumaya başlamıştı.
Şerife Gelin:

– Kurbanın olayım kara tosun, beni perişan etme. Arabam top mermisi dolu; Cepheye yetişmesi lazım. Haydi n’olur yürü. Haydi n’olur. Kara öküz az daha yürüyüp boynunu eğdi, eğdi. Sonra olduğu yere gürpüden çöküverdi.

Şerife gelin:

– Eyvahhh! Ne yapacağım ben şimdi, diyerek tekrar kara öküzün yanına vardı. Yalvarırcasına başını okşadı. Gözlerinden öptü, titreyen sesiyle:

– Haydi kara tosunum. N’olur yatma kalk. Boyunduruğa ben de koşulayım. Yeter ki sen yatma. Kara öküz nice zorlamayla yerinden kalktı. Boyunduruğu kaldıramaz gibi boynunu yere eğiyordu. Bereket öbür eşi sarı öküz güçlü idi; zaten kağnı buraya kadar onun sayesinde gelebilmişti. Şerife Gelin, öküzlerin yularını arabanın okuna taktı. Sonra kara öküz tarafına geçip eğik boyunduruğa öyle bir yüklendi ki, göğsünden bütün vücudunu kaplayan bir ıslaklığın yayıldığını fark etmedi bile.

Kaç defa kara öküz yatmış, kaç defa boyunduruğu Şerife gelin göğüslemiş, bunların artık sayısını unutmuştu… Ne kadar yol aldığını ise hiç bilmiyordu. Şerife Gelin’in karnı açtı. Lâkin açlığı dert etmiyordu. Biricik Elif’i aklına geldi. Tabii ki O’nun da karnı zil çalıyordu. “Elif’imi azıcık emzirebilseydim” dedi. Ama Elif uyuyordu; zaten uyansa da bu soğuk havada çocuk emzirilmezdi. Kendi kendine: “Elif uyanmadan Kastamonu’ya varabilseydim bari”, dedi. Böyle söylenirken, içindeki bir ses karşı dağdan yankılanırcasına gürledi:

– Ya sonra? Şerife Gelin şaşırdı birden. Etrafına bakındı, kimsecikler yoktu. Bu gizli ses ile cedelleşmeye başladı:

– Sonrasına Allah kerim.

Meçhul ses:

– Âmennâ! dedi, önce. Sonra da Şerife Gelin’in belki de çaresizlikten hep görmezlikten geldiği bir gizli derdi ham bir çıbana iğne sokup patlatır gibi deşiverdi:

– Peki Ilgaz Dağı’nı nasıl tırmanacaksın? Bu kara öküzle, bu kağnı oradan çıkar mı?

– Çıkarrrrrrr, diye bağırdı Şerife Gelin; gerçi yüküm Kastamonu’ya kadar ama bu araba Ilgaz dağını da çıkar, Ankara’ya da varır… Cepheye de… Şerife Gelin’in göğsü körük gibi inip kalkıyordu. Soğuktan donmak üzere olan elleri şimdi sinirinden titriyor, iki de bir üvendireyi elinden yere düşürüyordu. Ilgaz Dağı’nı geçilmez, aşılmaz diyen kimdi? Az önce kendisiyle cedelleşen sesi, sesin sahibini aradı. Hiddetinden dudaklarını kemiriyor, elindeki üvendireyi gart! gurt! diye kürtün öbeklerine saplayıp saplayıp çıkarıyordu. Kendini korkutmaya, caydırmaya, azmini kırmaya çalışan bu sese hınçla bağırdı:
Heyyy! Bre çılgın ses! Hey bre meçhul korkak! Karınca fıkrasını duymadın mı? Derler ki karınca İstanbul’dan yola çıkmış, mübarek beldeleri görmek ister. Sormuşlar:

– “Nereye gidiyorsun?

– Hacca gidiyorum.

– Sen bu cılız gövdenle, bu çöp bacaklarınla, İstanbul’dan Hicaz’a kadar nasıl gidersin?

– Varamazsam hiç olmazsa yolunda ölürüm ya”, demiş. Ben de öyle… varamazsam yolunda ölürüm. Lâkin bu mermiler yollarda kalmaz, bıraktığımız yerden birileri yüklenir ve cepheye mutlaka ulaştırır. Şerife Gelin böyle söylese de, çok iyi bildiği Ilgaz Dağı’nı ve onunla geçen hatıralarını sisli puslu camdan bakar gibi bir süre seyre daldı. Bu seyir, ne durup bakmaya, ne bakıp görmeye benziyordu. Bir hissedişti bu; bir duyuş, bir anlayış… Çookkk uzaklardan gelen, fırtınaya binmiş, dağlarda yankılanan, tepelerde savrulan bir ses; kimbilir belki de Şerife Gelin’in duymak istediği, yahut istemeden duyduğu bir ses… Ilgaz Dağı için, oranın kendi has evladına bakınız, neler fısıldıyordu:

– Ilgaz Dağı, çilenin harman olduğu yer. Ilgaz Dağı; yetimleri, dulları, kimsesizleri ağlatan mekân; gözyaşını kaynağında donduran fırtına seli. Ilgaz Dağı; ümitleri söndüren, hayalleri sükûta erdiren bir hengame…

Nice garibanın çıplak ayakla yürüdüğü bayır. Vardıkça dikleşen, çıktıkça yokuşa vuran yollar… ve içinizdeki aşka, merhamete, sevgiye inat acımasızlaşan dağ… Eşkıyalara taş çıkartan kurt sürüleri. Karıyla kışıyla, geçit vermeyen engebeleriyle, Ilgaz Dağı bir muamma… Kağnıdaki küçük Elif’in ağlaması duyuldu birden. Hıçkırıklara karışan bu feryat, Şerife Gelin’in beynini zonklattı. Yavaş giden kağnıyı durdurmadan düşe kalka telaşla arabanın ardına koştu. Yorganı açıp baktı; Elif kızın sesini duyuyor, kendini göremiyordu. Gözlerini yuvasından patlatırcasına açıp bir daha baktı. Elini uzatıp ot kurularını karıştırdı:

– Yavrum! Elif’im, diye bağırdı.

Zavallı yavrucak otların arasındaydı. Boğuk boğuk ağlıyor, hıçkırıyor, kendini yırtıyordu âdeta. Soğuk, dondurucu bir hal aldığı için yorganı Elif kızın ve top mermilerinin üstüne iyice sıkıştırdı. Şerife Gelin’in esas korkusu, top mermilerinin göçüp kaymasıydı. Bu halde zaten Elif kız ezilir yamyassı bir et parçasından farksız hale gelirdi. Tekrar aceleyle arabanın önüne koşup, öküzleri çekmeye başladı. Nice öne geçenler uzaklaşıp görülmez olmuş, nice arkada kalanlar Şerife Gelin’e yetişmiş, geçip gitmişlerdi. Kimse kendisine zimmetlenen cephaneyi yerine teslim etmekten başka bir şey düşünmüyordu. Şerife Gelin’in çektiği kağnı tekrar durdu. Kara öküz yine yürümüyor, başını geri geri asılıyordu. Şerife Gelin, iyice üşümüş ağzından burnundan gelen salyalar birbirine karışmıştı. Çene kemikleri birbirine vuruyordu. Kağnının kara öküz tarafına geçerek “yazıklar olsun sana; çekil boyunduruktan, çekil de ben koşulayım” dercesine bir süre baktı. Gözleri kısılmıştı. Bütün vücut azaları titriyordu. Hiddetinden dolayı üvendireyi kaldırdı, kaldırdı; sonra da arka üstü kardan adam gibi göçüverdi.
Şerife Gelin, donmakta olduğunu işte o anda farketti. Yıkıldığı kar içerisinden çabalayarak kalktıktan sonra, yine zor bela kağnı arabasının üzerine çıkabildi. Elleri ve ayakları donma noktasına geldiği için kağnıya binerken kaç defa kayıp yere düştüğünün sayısını bilemiyordu. Şerife Gelin, bindiği kağnıdan öküzlere kısık sesiyle ve belki de son defa “gah!” dedi. Sesi yavaş yavaş kayboluyordu. Elif çatlayacak gibi ağlarken, Şerife gelinin kolu kanadı âdeta robotlaşıyordu. Kağnı serseri bir mayın gibi, şehrin dışındaki Kastamonu kışlasının yakınına kadar gelip orada durdu.

Kar dinmişti; Elif ağlıyordu. Anlaşılan, bütün kuşlar Elif’in yasına, onun feryadını dinleyenlere iştirak ediyorlardı. İşte bu yüzden bu akşam, cümle kuşlar suskun, güvercinler sanki taş kesilmiş; sığırcıklarsa hıçkırmadan son damla gözyaşlarını içlerine akıtıyorlardı. Besbelli ki öyle; öyle olduğu için de sükût, bu mahalle matem gibi siyah otağını kurmuştu.

Bu kimsesiz kağnının yanına giden görevliler karşılaştıkları acıklı manzarayı şöyle not ettiler:

“Kağnı üzerinde soğuktan donan bir kadının cesedi vardı. Donmuş kadının cesedini arabadan indirirken, yorganın altında ağlayan bir çocuk sesi işittik… Top mermilerinin arasında, otlara sarılı eski çulların içinde bir kız çocuğu ağlamaktan bitkin hale gelmiş, boğuk ve kısılan sesinin sanki son feryadını ediyordu.

Hepimizin ortak kanaati şu oldu; Bu Türk anası, evladını ve top mermilerini korumak için kendini feda etmiştir.”

Grup vaktinin kar üzerindeki yansıması, bu kağnının yanına gelenlerin yanaklarından süzülen damlacıkları çiğdem rengine boyamıştı. Batan Güneş ise, Şerifeler, Elifler, Zeynepler ve kardelenler için yeniden doğmak üzere, kızıllığını saklarcasına karanlığın göğsünde yavaş yavaş kayboluyordu.
Yorum Yorum Yok
Yazar: AdM
TKastamonu’da doğan, anne-babasının “kızım gitme” şeklinde yalvarışlarını dinlemeden mücadeleye katılan Halime Çavuş, uzun yıllar Halim Çavuş zannedildi. Kurtuluş Savaşı’na giderken erkek kılığına girdi, erkek gibi traş oldu, saçını kazıttı ve kimseye kadın olduğunu söylemeden Türk askerinin arasına karıştı.Mühimmat taşımada birçok görev yaptı. Bir Düşmanın açtığı ateş sonucu bir ayağı sakat kaldı.Bir keresinde İnebolu’dan cepheye cephane taşırken Mustafa Kemal Paşa’ya rastladı. Ancak rastladığı kişinin O olduğunu bilmiyordu Mustafa Kemal Paşa “Sen üşüyor musun böyle?” diye sordu. “Bey, 100 bin kişi kurtulacak. Ben öleceğim de ne olacak?” dedi. Paşa kafa kağıdını istedi. Verdi. “Sen kız mısın?” “Evet.”

Gün geldi savaş bitti, ancak o ne asker üniformasını çıkardı ne de her sabah traş olmaktan vazgeçti. Savaş sonrası Mustafa Kemal tarafından Ankara’ya çağrıldı. Ailesi önce korktu, Paşa Halime’yi neden çağırıyordu ki? “Gitme” dediler,o yine dinlemedi …Kapıda yavere “Paşa hangisi bilmiyorum” dedi. Yaverin “soldaki ” demesiyle koşup elini öptü. O’nun “ Seni yollamıyorum, bizim kızımız ol” önerisine “Annem babam beni bekler” şeklinde cevap veren Halime Çavuş, “Ben ana-babaya itiatli evlada saygı duyarım” diyen Mustafa Kemal Paşa tarafından çeşitli hediyeler verilerek tekrar evine yollandı ve kendisine maaş da bağlandı.75 yaşında hayata gözlerini yumdu.

Erkek kılığında savaşan Halime Çavuş

Savaşa katıldığında içindeki vatan aşkıyla erkek kılığına girerek cepheye giden Halime Çavuş`un öyküsü.

Kurtuluş Savaşı`nda, erkek kılığına girerek, İnebolu`dan cepheye mühimmatın taşındığı yardım kolunda görev yapan, Yunan gemilerinin İnebolu`yu bombaladığı sırada şarapnel parçalarıyla bacağından yaralanarak ordudan ayrılan Halime Çavuş`un hatırasını, manevi kızı ve torunu yaşatıyor.

Halime Çavuş`un, kardeşinin oğlunun eşi olan, `manevi kızı` 65 yaşındaki Şahizer Kocabıyık ve onun kızı 40 yaşındaki Safiye ile 3 çocuğu, tarihe tanıklık eden Kastamonu`nun merkez Duruçay köyündeki evde yaşamını sürdürüyor.

Halime Çavuş`un doğduğu ve son nefesini verdiği ahşap evin bugünkü sakinleri, `Halime Çavuş`la aynı soyadı taşımak bizim için büyük onur` diyor.

Aile, Halime Çavuş`un kahramanlıklarını ve fotoğraflarını, yakın tarihe ilgi duyanlarla paylaşıyor.

-ERKEK KILIĞINDA SAVAŞA KATILDI

Kocabıyık ailesinin anlatımları ve Kastamonu Valiliğince yayımlanan `İnebolu`dan Ankara`ya Atatürk ve İstiklal Yolu` kitabındaki bilgilere göre Halime Kocabıyık, 1898 yılında Kastamonu merkez Duruçay köyünde doğdu. Kurtuluş Savaşı başlarında ailesinin tüm engellemelerine karşı çıkarak savaşa katıldı.

Erkek kılığına girip saçını erkek gibi kestirerek asker kıyafeti giyen ve sakal tıraşı olan Halime Kocabıyık, İnebolu`ndan Ankara ve Sakarya`ya cephane taşıyan yardım kolunda görev aldı.

Cephane taşıma işinde üstlendiği zor görevlerin üstesinden, kadın olmasına rağmen başarıyla gelen Halime Kocabıyık, soğuk bir kış gününde İnebolu`yu denetlemeye gelen Mustafa Kemal Paşa ile karşılaştı.

-MUSTAFA KEMAL PAŞA, KADIN OLDUĞUNU ANLAMADI-

Soğuk hava ve kar yağışına rağmen üzerindeki montu cephanenin üstüne örten Halime Kocabıyık, Mustafa Kemal Paşa ve beraberindeki heyetin dikkatini çekti. Paşa, cepheye taşıdığı mermileri kendi hayatından bile fazla önemseyen bu askeri görünce çok etkilendi ve O`na, `Neden üzerindeki montu mermilerin üzerine örttün, üşümüyor musun?` diye sordu.
.Halime Kocabıyık ise `Benim üşümem hiç önemi değil. Bu cephane yüzlerce

belki de binlerce askerimizi koruyacak` dedi.

Bazı kaynaklara göre ise Kocabıyık, `Bey, 100 bin kişi kurtulacak. Ben

öleceğim de ne olacak?` karşılığını verdi.

Bu cevap üzerine Paşa, Halime Kocabıyık`tan eski tabirle `kafa

kağıdını` yani kimliğini istedi. Kocabıyık`ın `kadın` olduğunu anlayan Mustafa

Kemal Paşa, yaverine, Kocabıyık`la ilgili tüm bilgileri not aldırarak Ankara`ya döndü.

-YUNAN SAVAŞ GEMİLERİ İNEBOLU`YU BOMBALAYINCA-

Görevine kaldığı yerden devam eden ve savaşta bulunduğu süre içerisinde

gösterdiği insan üstü başarılarla büyük takdir toplayan Halime Kocabıyık, 9

Haziran 1921 tarihinde Yunan savaş gemileri Kılkış ve Averof`un İnebolu`yu

bombaladığı sırada şarapnel parçası ile ayağından yaralanarak ordudan ayrıldı.

-ÇANKAYA KÖŞKÜ`NDE 15 GÜN MİSAFİR OLDU-

Kurtuluş Savaşı sonunda Gazi Mustafa Kemal tarafından Ankara`ya çağrılan

Halime Kocabıyık, Çankaya Köşkü`nde 15 gün misafir edildi. Kendisine Latife Hanım gereken misafirperverliği gösterdi.

Gazi Mustafa Kemal Paşa`nın kendisiyle çok ilgilendiğini her fırsatta

dile getiren Halime Kocabıyık`a, Çankaya Köşkü`nde düzenlenen törenle İstiklal Madalyası ve `Çavuş` rütbesi verildi.

Atatürk`ün verdiği emirle ölene kadar maaşa bağlanan Halime Çavuş,

`Benim geride kalan bir ailem var diyerek` Çankaya Köşkü`nden ayrıldı ve

Kastamonu`ya döndü.

-`EVİMİZE SÜREKLİ ÜST RÜTBELİ ASKERLER GELİRDİ`-

Kendisini milletine ve vatanına adayan Halime Çavuş, hiç evlenmedi ve

kardeşi Hasan Kocabıyık`ın oğlu 13 yaşındaki Sadık Kocabıyık`ı evlat edinerek büyüttü.

Hayatının son 6 yılını doğum yeri Kastamonu`nun Duruçay köyündeki evinde

yatalak olarak geçiren Halime Çavuş, 20 Şubat 1976 tarihinde vefat etti. Evlat edindiği Sadık Kocabıyık ise 2004`te öldü. Bugün, evlatlığının 65 yaşındaki eşi Şahizer Kocabıyık (65), onun kızı 40 yaşındaki Safiye Kocabıyık ve 3 çocuğu, Halime Çavuş`un doğup vefat ettiği evde yaşamını sürdürüyor.
.Halime Çavuş`un hatırasını yaşatmaya çalıştıklarını belirten Şahizer

Kocabıyık, AA muhabirine yaptığı açıklamada, `Ben onun manevi kızıyım. Kızım da manevi torunu` dedi.

Son 6 yılında hiç yanından ayrılmadığı Halime Çavuş`u uzun süre sırtında

taşıdığını anlatan Kocabıyık, şöyle konuştu:

`Halime Çavuş, bizim gurur duyduğumuz bir aile büyüğümüzdür. Bizi çok

severdi. Kendisiyle ilgili fazla bir şey anlatmazdı. Savaşta gösterdiği

kahramanlıktan dolayı evimize sürekli üst rütbeli askerler gelirdi. Onlarla uzun

uzun konuşurdu. Bacağından sakat olduğu için onu sırtımda gezdirir dışarıya

çıkarırdım. Savaş yıllarına dair fazla bir şey anlatmadı, ama evimize gelen

komutanlarla konuşurken dinlerdik. Onlara o yıllarda yaşadıkları zorlukları,

sefaleti anlatırdı. Onu en çok etkileyen şey ise Atatürk`le tanıştığı ve

Ankara`da Atatürk`ün misafiri olduğu günlerdi.`

-`SÜREKLİ SAKAL TIRAŞI OLURDU`-

Savaşa katıldığı dönemlerde içindeki vatan sevgisi ile erkek kılığına

girerek cepheye gözü kapalı giden Halime Çavuş`un, savaş sonrasında evdeki hayatında da sürekli sakal tıraşı olduğunu anlatan Şahizer Kocabıyık, `Savaşın ilk yıllarından beri bir erkek gibi yaşamaya ve onlar gibi davranmaya çok alışmıştı. Üzerinden ceketini ve pantolonunu hiç çıkarmazdı. Her sabah sakal tıraşı olurdu. Hiç sakalı yoktu, ama yine de sakal tıraşı olmayı hiç ihmal

etmezdi` dedi.

-`BİZİMLE KİMSE İLGİLENMİYOR`-

Halime Çavuş`un hayatta olduğu yıllarda kendileriyle devlet ve askeri

erkanın sürekli ilgilendiğini belirten Şahizer Kocabıyık, `Halime Çavuş

başımızdayken gelenimiz gidenimiz çok olurdu. O öldükten sonra kimse bizi arayıp sormadı. Asgari ücretle çalışan bir kızım ve bu tek maaşla okumaya çalışan 3 torunum var. Devletten yardım bekliyoruz. Torunlarımın okumalarına yardım istiyoruz` diye konuştu.

-`KEŞKE BACAĞIM İYİ OLSA DA TEKRAR CEPHEYE KOŞSAM`-

`Manevi torun` Safiye Kocabıyık ise Halime Çavuş`un vefatı sırasında

ilkokul 1. sınıfa başladığını belirterek, şöyle dedi:

`Gösterdiği kahramanlıklarla neredeyse herkes tarafından tanınan Halime

Çavuş`un torunu olmaktan gurur duyuyorum. Onu kaybettiğimizde ben çok küçüktüm.

Geçmişine dair fazla bir şey hatırlamıyorum, ama evimize gelen askeri

misafirlerle konuşmalarını hatırlıyorum. Yatalak olarak yanımızda olduğu son

günlerinde eve sürekli devlet büyükleri ve üst düzey komutanlar gelirdi. Onlara Kurtuluş Savaşı yıllarında yaşadıkları zorlukları anlatırdı. İlerlemiş yaşına rağmen `Keşke bacağım iyi olsa da istedikleri zaman tekrar cepheye koşsam` dediğini çok iyi hatırlıyorum. Özellikle Atatürk`le tanışmasını anlatırdı gelen misafirlere. Latife Hanım ile sohbetlerini ve Ankara`da Atatürk`le birlikte geçirdiği günleri anlatırdı. Yalnızken bizimle fazla konuşmazdı. Bacağı sakat olduğu için annem onu sürekli sırtına alır gezdirirdi. Onun tek mutluluğu buydu zaten. Savaşta ayağına gelen şarapnel parçası nedeniyle sakat kalan bacağına bakıp sürekli ah çekerdi.`

Safiye Kocabıyık, Halime Çavuş`un soyadını devam ettirmekten dolayı gurur

duyduklarını sözlerine ekledi.
Yorum Yorum Yok
Yazar: AdM
[Resim: bald-eagle-landing_837.jpg]
Affan efendiyi ne zaman tanıdığımı anımsamıyorum. Son yıllarda çok seyrek görüşür durumdayız. Benden yaş olarak çok büyük olmasına karşın Affan efendi vücut yapısı ve sima olarak hemen hiç değişmemiş bir insandır. eh belki biraz küçüldü tabii bedeni ama gene o Affan efendi işte. Sima olarak bizim sinema oyuncularından birisine benzetirim ben onu; hani şu saçı olmayan, pos bıyıklı, yuvarlak sevecen yüzlü bir sinema oyuncumuz var, adı aklıma gelmiyor, dizilerde de arada bir görünür. Güleç yüzlü bir insan. The Closer dizisinin kadın kahramanı Brenda Leigh Johnson’un babasına da benzer, seyredenler anımsayacaktır. Güleç yüzüne karşın otoriter bir yapısı vardı Affan efendinin. Yıllarca sağlam, iri yapılı bedenini ve aydınlık bakışını korumayı becerdi, nasıl yaptıysa artık.

Affan efendiyle yolumuz ben küçücük bir çocuk iken kesişti önce, asker olan rahmetli babamla birlikte sırtında bir küfe sebze ve meyve ile evimize geldiğinde. Mutfağa girip o koca küfeyi sırtından küçük bir paket gibi sıyırıp indirmesini şaşkınlıkla izlerken bana göz kırpmış ve küfeden aldığı kırmızı bir elmayı elleriyle silip uzatmıştı bana: “Al, sana lazım bu”. Elmayı çok severdim. Hala severim. Kitap okurken sürekli elma yediğim için evde elma çok çabuk bittiğinden babam elmayı kasa ile alırdı hep. Bu sefer küfeden çıkmıştı. Küfe yerine yerleştikten sonra annem Affan efendiyi yemek masasına oturtup çorba içirdi, yemek yedirdi. Affan efendinin kaşığı kocaman eliyle kavrayıp çorbayı içişini izledim. Annemle tarhana çorbası üzerine anlamadığım bir sohbete giriştiler. Yemekten sonra da annemin elini öptü “Eline sağlık annne” dedi. Babama döndü ” başka bişey var mı komutan? ” diye sordu. Babam bir paket sigara ve para uzattı. Utanarak aldı, bolca pantolonunun cebine sokuşturdu ve gitti.

Affan efendinin babamın birliğinden terhis olan bir vatandaş olduğunu öğrendim. Babamın emir eri imiş. Adı bizde hep Affan efendi olarak kaldı. Tavuk mu lazım? Affan efendiye söyleyelim, kessin getirsin. Pazara mı gidilecek, Affan efendiyi bulalım. Çocuklar evde yalnız mı kalacak? Affan’ın haberi olsun…Affan efendinin ne iş yaptığını bir türlü bilemedimdi o yıllarda. Sonradan öğrendim ki kendi hayvanları, çiti çubuğu olan (kendi tabiriyle) bir ailenin içindeymiş. Birliğindeki bütün erlere “oğlum” diye hitabeden babam, Affan efendi’ye nedense “evladım” diye hitabederdi. Affan efendi, yıllar sonra artık çoktan emekli olan babama hala komutan diye hitabederken babam ona artık ya doğrudan adıyla hitabeder olmuştu ya da Affan bey diye. Affan efendi buna kızar söylenirdi bir yandan gülerken “Evlatlıktan atıldık artık biz, genç, komutan attı bizi evlatlıktan da efendilikten de!”

Değişik bir insandı Affan efendi. Oturduğumuz yer askeri birliğe çok yakın olduğundan Cuma akşamları ve Pazartesi sabahları bayrak merasimlerini tel örgülere yaklaşıp izlemek mümkündü. Bu sırada Affan efendi eğer bir nedenle bizdeyse o da merasimi izlerdi ama bizim gibi tel örgüye yaklaşmadan. O biraz daha uzakta durur, gözlerini merasim alanına diker bakardı. Bayrak çekilişi ve indirilmesi sırasında gözlerini bayrağa kilitlenmiş durumda öylece kıpırdamadan dururdu uzaktan “Rahat” komutu duyuluncaya kadar. Bir gün bunun nedenini sordum : “Affan efendi, sen asker misin hala neden böyle duruyorsun?” Yere, önüme diz çöktü : “Bayrak kutsaldır, biz yemin ettik” Hiç birşey anlamadığım için bunların anlamını aynı akşam babama sordum. Benim çocukça sorularım ve belki de şımarıklığım babamı bezdirmiş olmalı k, o bayrağa sahip olabilmek için Affan efendinin babasının ve büyük amcasının kurtuluş savaşında öldüğünü söyleyiverdi babam sertçe. Zaten sert bir mizaça sahipti. Babamdan ancak 6-7 yaş gençti Affan efendi. Oysa babamın babası ölmemişti, o da asker olmasına rağmen? “Kimi öldü, kimi yaşadı işte” dedi babam ve beni gönderdi yanından kanununu duvardan indirirken. “O zaman onu kim büyüttü peki?” diye anneme yöneldim bu sefer. Affan efendinin geniş ailesinin ölenlerinin çocuklarına baktığını söyledi. Koca Affan efendinin babasız büyümüş olduğunu çocuk aklım alamadı bir türlü. Bize kim bakardı ki acaba böyle bir şey olsaydı?

Bulunduğumuz şehirden babamın tayini çıkınca başka bir şehire taşındık. Eşyaların derlenip toparlanmasına, bir kamyona yüklenmesine de o koca adam göz kulak oldu.

Ortaokul sıralarında idim. Bir yaz günü babamın dönüş saatinde kapı çalındı. Babam hep anahtarı ile açardı kapıyı oysa. Sofra yarım hazır olurdu ve onu beklerdik akşam yemeği için. Annem kapıyı açtı ve bir şaşkınlık nidası yankılandı. Biz de kapıya seğirttik. Birden Affan efendi babamın arkasından sanki cüssesi daha da büyümüş olarak içeri dalıverdi ellerinde filelerle!. Bir cümbüş koptu ki bu kadar olur. Annemin elini öptü her zamanki gibi ve salona daldı iri cüssesi ile. Elma sevdiğimi unutmamıştı. Biz dizilip elini öperken bizleri kucakladı. Sonra sofraya oturuldu. neler konuşuldu şimdi anımsamıyorum ama kısa kollu gömleğin içinden uzanan kollarındaki ay yıldızlı dövmeyi görür görmez “aaaa bu ne yaaaa?” diye bağırdığımı iyi anımsıyorum. Annemin yıldırım saçan bakışları altında küçülüyordum ki Affan efendi “Bayrak bitmez yeeenim” dedi elindeki tavuk budunu dişle. Artık Affan abi diyorduk ona biz.

İlkokul mezunu olan Affan efendi, babamın teşvikiyle geceleri okuyarak ortaokulu ve liseyi bitirdi bir yandan aile işiyle uğraşırken. Köyünden bir kızla evlendi. İki çocuk yetiştirdi. Birisi profesör oldu, yurt dışına gider gelir, öğrenci yetiştirir. Diğeri hekim, hastalara şifa dağıtır kendi deyimiyle “Biz okuyamadık, vatana bi hizmetimiz olmadı, çocuklar yapıyor artık” demeye bayılır. Yıllarca içtiği sigarayı hekim olan kızı bir gün kendisine söylenince “pat diye” bıraktı.

Çok çalışkan adamdı Affan efendi. Bir gün sıkıldı ve bir nakliye şirketi kurdu. Eskiden çok yaygın olan ve şehirler arası nakliyeyi yapan “ambar” şirketleri artık nakliye şirketlerine dönüşüyor, daha eli yüzü düzgün hale geliyorlardı. Affan efendi de bu işe soyundu. Oysa yıllardır yaptıkları hayvan besiciliğinde çok yaygınlardı. ” Bıktım yeeenim hayvan bokuynan uğraşmaktan” diye açıklamıştı durumu saçsız başında biriken teri eliyle silerken. “Hem memlekette uşaklar çok, onlar yaparlar zaten, vatana biraz da böyle hizmet edek, örnek olak”. Affan efendi taşımacılık işinde başarılı oldu. Zaman zaman sıkıntılar da yaşadı. Bunlardan birinde beni çağırdı “yeeenim gelsene bi sen bana”. Şirketin merkezine gittim. Beni kapıda karşıladı. Önüne çıkan herkese (ki herkes zaten ofislerin kapısına çıkmış durumda idi) beni “yeenim” diye tanıştırdı. Koridorda ilerlerken, ben duyduğum saygıdan, yılların Affan efendisi ve şimdinin Affan ağabeyinin önüne geçmemeye çalışıyordum koridorda yürürken ama o koca cüssesinden beklenmeyen kıvraklıkla her defasında benim arkama geçiyor ve “yeeenim, yeeeenim” diye gülümseyerek beni tanıştırıyordu çalışanlara.

Mütevazı ofisine geçtik. Kocaman Atatürk resminin önündeki masasına oturdu. Elini kolunu sallayarak derdini anlattı. Ay yıldızlı dövme hala kolundaydı. Müdürlerini çağırdı. Dertlerini anlattılar. “Çözebilecen mi yeeenim biz herşeye varız” Sonra müdürlerine dönerek “yeeenim ne derse olacak, benim sözüm bilin!”. Ben “aman Affan abi” demeye kalmadan lafı ağzıma tıkıverdi ” Yeeenim, biz bilsek seni çağırır mıydık? Aha bilemediler işte, beceremedik ki çağırdık seni. Sen söyleyeceksin, bakacaz bi çaresine hep birlikte. Di mi ağalar hı?” Tek tek “ağa”larına baktı, yanıt beklemeden. “İyidir bunlar iyidir de akıl akıldan üstündür de mi yeeenim. Bu halimizle vatana nasıl hizmet edeciyk, yannış işlerle?” Sağ elinin işaret parmağı msaya tık tık vuruyordu.

Toplantılarda tartışırken bazan birden “He lo, hakkatten, biz bunu niye düşünmedik hiç? ” diye sorardı ortaya. Buna yanıt beklemediğinden susardı herkes. Çalışmalar kısa sürede bitti. Son ziyaretin sonunda ayrılırken beni, yine herkesin ofis kapılarının önüne çıktığı koridordan geçirerek uğurladı. ” Yanlış yaptık yeeeenim, bi uşak daha yapacağıdık, bu işlerin başına koyacağıdık, yanlış yaptık” Kapıdaki görevliye seslendi ” Yeeenimin paketi nerdeeeee?” Bana döndü “Ağşama rakı iç yanında, kuzu getirtdiydim sana” Getirdiydim dediği mesafe 1000 km. den fazla!

Yıllar içinde, sıkılınca Affan efendi nakliye şirketinin başına memleketteki uşaklarından birisini koydu, kendi tabiriyle tepeden bakıyor ona ve işlere. Bizi tanıştırırken elma hikayesinden başladı, ” yeeeenim ne derse benim ağzımdandır ona göre” diye noktaladı. Neyseki bana gereksinimleri yok.

Affan efendi şimdi yaşlandı ama hala dimdik ve dinç. Hala durup durup “Rahmetli baban bizi evlatlıktan attı, efendilikten attı, bey dedi bize yeeen, biz kiiiim beylik kim yeeen? Biz neferiyik milletin, neferi” der durur. “Ama bak anan esaslı kadın, o hep Affan efendi der”

Küçük bir not : Benim hikayem degildir!
Yorum Yorum Yok
Yazar: AdM
[Resim: maxresdefault.jpg]
Çenelerimin titremesine engel olamıyordum; dişlerim kurumuş kıkırdaklar gibi kıkırdayarak birbirine çarpıyordu sürekli. Gök yüzündeki yarım aydan yayılan ışığın uçsuz bucaksız gibi görünen kar örtüsünden yansımasıyla aydınlanan garip bir sessizlikle çevriliydim. Ay görünmesine rağmen serpiştiren kar koyu renkli otomobilin sıcak kaputunun üstünde eriyerek süzülüyordu aşağıya doğru. Sağımda ve solumdaki iri, soğuk kamyon karaltıları üstleri serpiştiren karla kaplanırken sanki yıllardır orada gibiydiler. Oysa şu sağımda duran kamyonu kilometrelerce takip etmiştim karla kaplı ovayı geçerken. Herkes hava açıkken kar yağmaz diye bilir ama, yağıyordu işte! Karla kaplanmış tepelerden aşağıya doğru esen rüzgarın getirdiği kar taneleri midir, yoksa havanın soğukluğundan mıdır, nedir? Bilemem, ama ay ışığı altında yağıyordu kar!

Ovaya, diğer ucundaki tepeden inerken gideceğim yönde yükselen tepedeki beyazlığı seçince anlamıştım başıma gelebilecekleri. Gök yüzü açık olmasına rağmen orada burada bulutlar seçiliyordu. Geldiğim yerde ve yol boyunca yağmur vardı, yüksekler de dahil. Önümde ovayı dümdüz geçen bir yol, bir tepe, iniş, tekrar ve daha yüksek bir tepe ve kıvrıla kıvrıla şehire giden bir iniş beni bekliyordu. Geldiğim yönden ovaya indiğim anda yolun sağında ve solunda beliren karlar bir müddet sonra yolda da kendini göstermeye başlayınca, koca bir kamyonu kendime seçip uygun bir mesafeden izlemeye başlamıştım. Yolun üstündeki kar kalınlığı gideceğim yöndeki ilk tepeye doğru sağa dönmesiyle birlikte arttı. Burası böyle ise, tepe nasıldı kimbilir? Hayır, ben karda, buzda otomobil kullanmayı becerebilen bir insanım ama önümdeki tepeler her sene kar nedeniyle trafiğe kapanan tepelerdi ve bu sefer bana denk gelebilirdi pek ala. Yol sağa döndü, solda, iç taraftaki ilçeyi geçtik, bir sonraki ilçeye doğru usul usul yol aldım arada bir kayan ama kendini kontrol eden araca vererek tüm dikkatimi. Sonunda korktuğum oldu, kar yağışı yoğunlaştı ve önümdeki kamyonun kırmızı fren ışıkları kar tanelerinin arasından parladı. Çift yolun sol tarafından gelen hiç bir araç yoktu bir müddettir. Benim bulunduğum yolun sağ tarafına park etmiş karla kaplı kamyonları ve otomobilleri seçmeye başladım tek tük. Önüme bakmaktan sağıma doğru dürüst bakamadığımdan anlayamıyordum neden orada park ettiklerini araçların. Aslında anlıyordum da, anlamazlıktan geliyordum galiba. Araçlar, kardan yansıyan far ve ay ışığın ın içinde karanlıkta öyle yatıyorlardı. O yıllarda yolun o kısmında sığınacak bir tek yer yoktu, biraz ilerde, sol iç tarafta büyücek bir yerleşim yeri olmasına karşın. Şimdi oralarda kilometreler boyu leblebici, çorbacı, börekçi, kokoreççi, lokantanın yanısıra alış veriş yerleri bile var.

Nihayet önümdeki kamyon sağa doğru giriverdi ağır ağır ve bir trafik polisi aracının yanıp sönen ışıkları selamladı beni. Ağır ağır polis otosuna doğru yaklaştım başıma geleceklerin gelmemesini dileyerek. Beyaz beresi karla kaplı, uyarıcı sarı yeleğini kalın gocuğunun üstüne geçirmiş bir trafik polisi durmamı işaret etti, bir yandan eliyle sağa doğru beni yönlendirerek. Camı indirerek selamladım polisi. Yorgun ve bıkkın bir sesle

“İçeri çek içeri, park et aracı!. Kar var, kaygan yol” diye seslendi bulunduğu yerden. bir yandan da hala eliyle işaret ediyordu daha içeri çekmem için aracı.

“Neden? Kapalı mı yol?”
“Çok kar var. Buzlanma var, çıkamazsın”
“Zincir var, takayım mı? Giderim ben”
“Kapalı, kapalı. İki yön de kapalı. Çıkamazsın, içeri çek, park et!” diye tekrarladı ve beni bırakıp yürüdü kendi otomobiline.

Çaresiz, aracımı yolun sağına doğru hareket ettirdim. Yol boyu uzanan geniş bir düzlüktü, yolun sağı. Hala da öyledir. Önümden giden kamyonun peşine takılıp sürdüm arabayı, tekerleklerin ezdiği kar yığınlarının sesini dinleyerek. Park etmiş bir sürü kamyon vardı daha önce seçemediğim. Takip ettiğim kamyon sola dönerek gidiş istikametinde ve önümde bir yerde durdu. Ben de onun soluna yanaştım. Soluma park etmiş kamyonlardan artık trafik polisinin aracı görünmüyordu artık. Motoru kapattım. Her yer kar içindeydi.

Şimdi zincir taksam ben yolu bal gibi giderim, ilk tepeyi çıkar ve inerim, yol geniş ve düz.İkinci tepenin çıkışı az ama çift yol olsa bile inişte çok dik yerler var. Şimdi oralar donmuş olabilir, üstelik bir sürü de viraj var. Hadi ben emniyetli bi şekilde sürdüm diyelim, bu şehirde yaşayanlar kar ve buzda otomobil kullanmakta çok beceriksizler (Evet, öyledir…Yazın 40 dereceye kadar çıkar sıcaklık, ve kar falan bilmezler ama işte bu meşhur tepe ve ondan sonrası her sene çok kar alır ve mutlaka bir kez kapanır) . Adam şimdi kaydıracak arabasını gelip vuracak, al başına belayı! Ne olursa olsun tehlikeli, benim için de tehlikeli ama ne yapsam acaba? Arabanın içinde ne yapacağım peki bu havada donarım ya. Bu yolu bunlar sabaha kadar açmazlar! Bu kamyon şoförleri ne yaparlar acaba, yahu sığınacak sıcak bir yer bile yok. Ölsek kim bilecek?

Önüme bakarak düşünürken arkamdan gelen bir kaç araç durup zincir taktılar ve yürüyüp gidiverdiler, bazıları zincir için falan da durmadılar. Polisin yolun kenarına park etmeleri için çevirdiği araçlardı bunlar, tepelerin ardındaki şehire giden, plakları böyle dedi en azından. E şimdi bunlar gidiyorsa bu havada, zinciri takıp gideyim ben, yoksa burada çakılıp kalacağım.

Araçtan inmeden önce kalın deri gocuğumu sırtıma geçirdim, eldivenlerimi taktım. Dışarı çıkar çıkmaz tertemiz ve buz gibi hava ciğerlerime doldu. Tekrar içeri uzanıp başıma şapkamı geçirdim. Hızla bagaja yöneldim. Donmuş bagaj kapağı biraz zorladı açılmak için. Zincir takımını çıkardım. Birisini açtım. Sol ön tekerleğin önüne eğilerek kar yığınını ellerimle temizledikten sonra zinciri serdim. Araca binerek biraz ilerdim. Tekrar indim. Sanki hava daha da soğumuş gibi geldi. Zinciri lastiğe geçirmeye çalıştım ama, eldivenli elimle zinciri kavrayamdım bir türlü. Eldivenleri çıkarıp buz gibi olmuş zinciri yakaladım, çekiştirdim. Bu kez de çamurluğa yapışan buz engel oldu ve zaten lastiği iyi oturtamamıştım. İyi de görememeye başlamışım gibi geldi. Atıştırıp duran karın gözlüğüme yapışması bir yana sanki ışık da azalmıştı. Birden çok üşüdüm; araca girip motoru çalıştırdım ve ısıtıcıyı açtım. Pencereden başımı çıkararak lastiği zincirin üstünde tekar ayarlamaya çalıştım aracı ileri geri sürerek Yağan kar içeri doluştu. Üşümem geçince tekrar çıktım dışarı. Kaç kez taktım söktüm ben bu zinciri birazdan hallederim. Lastiğin yanına çömelip zinciri yakaladım. Buz gibiydi. Zinciri lastiğin iç tarafından yukarı doğru geçirmeye çalışırken bir kaç kez düşürdüm. Bacaklarım uyuşmaya başlayınca ayağa kalktım ve birden titremeye başladım. Önce hafif ürpertiler ve sonra da bayağı titreme. Bunu da çenelerimin takırdaması takip etti. Evet, insanın çeneleri gerçekten titriyor dişleri birbirine çarparak.

Donuyor gibi hissettiğim ıslak ellerime eldivenlerimi geçirdim. Kollarımı göğsümde kavuşturarak ellerimi arasına sıkıştırdım. Bu zinciri takamayacağım besbelli benim şimdi de burada ne yapacağım yahu. Kaputtan süzülen erimiş kar sularını izlerken sağımdan bir araç yaklaştı. Eski, station wagon bir Renault. İlgilenmedim önce. Aracın camı açıldı ve bir baş uzandı dışarı. Genç bir ses “Zincir takalım mı abi?” dedi, yanıtımı beklemeden indi arabadan. Yanıma geldi, elindeki el fenerinin ışığında lastiğin altındaki zinciri gördü ve Reanult’a doğru seslendi.

“Feriit, abimin zinciri varmış, gel hemen buraya bekletmeyelim abimi!” Bir yandan bana bakıyordu. Dişlerimin takırdamasını engellemeye çalışarak başımla işaret ettim evet manasına. İyi kötü bir şeyler de söyledim. Ancak bir problem vardı ki yanımda beş kuruş para yoktu, malum her yerde kart kullanıyoruz. “Abim geç sen içeri, üşütmeyelim seni, üşümüşsündür zaten” Araca girip oturdum. Sağ koltukta ne olur ne olmaz diye çantama koymadığım bir yün kazak vardı, kalınca, v yakalı. Tekrar dışarı çıktım ve durumu söyledim.”Abim, üzme sen canını, canın sağolsun” gibi bir şeyler söylediler. 1o dakika içinde zincir takma işi bitti. iyi olmuş mu diye kontrol ettik. Sonra kazağı verdim, memnun kalarak aldılar. Ben de araca girip motoru çalıştırdım. Sırtımdaki gocuğu titremem geçinceye kadar çıkarmadım.

Hazır olunca, aracı ağır ağır ilerleterek uzanıp giden kamyon zincirinin sonundan tekrar karla kaplı yola çıkardım. Arkamdan gelen tek tük araçlar, üstelik zincirsiz, beni geçip gittiler. Arkamda kalan trafik polisi aracı görünmüyordu bile ve hala kar atıştırmaktaydı.

Başka bir boyuttaymış gibi sürdüm arabayı 2 saat boyunca. Her yer karla kaplıydı. Kar yağıyordu ve yol kenarı işaretlerini görmek bile çok zordu. Önümdeki ilk yokuşu çıktım ve indim, hep 2. viteste maksimum 20 km hızla sürdüm aracı. Sonra ikinci tepe geldi korkunç eğimleri ve virajlarıyla. Karla kaplı yolda bu yapmak zorunda kaldığım çılgınlığı anımsamak bile istemem hala. Bitmeyecek bir kabus gibi geçen bir süreden sonra her şeyin sonu olduğu gibi, bu yolun da sonu oldu. Karlar içindeki şehiri de zincirli tekerleklerle geçtim. Şehir bitince, coğrafyanın gereği olarak yoldaki kar da yok oldu. Sağdaki ilk benzin istasyonda durdum zincirleri çıkarmak için.

Otomobilden çıkıp bagaja doğru ilerlediğim sırada birden sırtımda serin bir ıslaklık hissettim. “Terledim tabii tepeden inerken, çok sıktım kendimi.” Elimi kazağın altından sırtıma götürüp gömleği kontrol ettim. İnce kazağımın içindeki gömleğin her tarafı sırıl sıklamdı, kollarım, göğsüm ve hatta, kazağın sırtı ve koltuğumun sırtımı dayadığım ve oturduğum kısımları da…

İlk fırsatta sürücü koltuğuna oturma ve sırt kısmında havalandırma sağlayarak terlemeyi önleyen özel bir minder yastık seti aldım.
Kisa bir Not: Benim hikayem degildir 
Yorum Yorum Yok
Yazar: AdM
[Resim: img_4496.jpg]
Büyük bir motosiklet, yerdeki çakıl taşlarını ezen tekerleklerinden çıkan sesler etrafı çevreleyen cırcır böceği seslerine karışırken, biraz ileride park ettiğim otomobilimin yanına yaklaştı. Arkalıklı arka koltuğun sağında ve solunda bulunan iki koca bagaj, kocaman bir gövde, büyük tekerlekleri ile daha ziyade iki tekerlekli otomobil gibiydi.

Marmaris’den dönerken eve geç kalmak pahasına, çok sevdiğim Akyaka yoluna sapmıştım “ağaçlıklı yol”dan. Güneş henüz denize değmemişti daha. Azmak kenarındaki lokantalardan birisinde yemek yedikten sonra yola devam etmekti niyetim. Günün sıcağı, buz gibi akan azmak sularından gelen serinlikle tahammül edilir durumda olurdu burada hep. Suda yüzen ördekleri sessizce seyrediyordum bomboş lokantada. Kimsecikler yoktu henüz ortalıkta. Motorun sesi kesildi ve sürücü üstünden indi. Motorun etrafında bir iki adım attı kaskını çıkarıp motorun üstüne koyarken. Kısa kesilmiş aklaşmış saçlar, uzunca boy, kırışmış bir yüz ile beklediğimden daha yaşlı çıkmıştı sürücü; benden de yaşlı. Sonra birden, bir bas gitarın kararlı ritmini izleyen yaylıların sesi yayıldı havaya: Smokie ve In The Heat Of The Night. İçim ürperdi bir anda. Sürücü sesi kısmak için davranınca elimi uzatarak seslendim: “Kapatmayın lütfen!” Büyük bir hata yaptığımı ilerleyen saatlerde anlayacaktım. Bir an bakıştık. Kırışık yüzü gülümseyince daha da kırıştı : “Bizim zamanımızın müziği, şimdikiler bilmezler.” “Uçuyor mu bu?” diye sordum heybetli motoru işaret ederek. Yüzünün kırışıkları derinleşirken başını aşağı yukarı salladı.

Yaban arılarını çeken çürük meyveler gibi bir tarafım var sanırım? Bir keresinde – daha ufak olayları geçiyorum – üç günlük bir çalışmadan sonra yaşadığım kente dönme planları yaparken, çalışmalara dahil olan genç bir kadın benimle gelip gelemeyeceğini sormuştu. Daha sonra Istanbul’a geçecekti uçakla. O genç kadın bana üç saat süren yol boyunca sevgilisiyle olan problemlerini anlatıp ne yapması gerektiğini sorup durmuştu sürekli olarak.
Sürücü, üstündeki dizlikleri, yeleğini çıkardıktan uzun bacaklarını yaylandırarak lokantaya daldı. İnsanların ne zaman ahbap olacağı, frekanslarının ne zaman tutacağı pek belli olmuyor. Doğruca soğuk mezelerin bulunduğu soğutucunun vitrinine yöneldi. “Sadece ikimiz varız galiba” dedi vitrine doğru. Adamın sesini duyunca içerden gelen genç adama soğuk bira istediğini söyledi; ardından bana dönerek isteyip istemediğimi sordu. Motordan gelen Smokie melodileri devam ediyordu. İki bira şişesiyle yaklaştı; oturmasını işaret ettim. Tanıştık. Biraz sonra masada bir tabak taze kalamar var oldu. Benim kafamı dinleyerek yemek yeme planı uçup gidiyordu yavaş yavaş, hemen önümüzdeki azmakta yüzen ördekleri süzerken. Kısa cümlelerle başladı ve ilerledi konuşma. Okan iş adamı idi; “Gerçi artık değilim”. Geziyordu motoruyla öylesine. Çok açtım ben, yemek yemek istiyordum ve daha yolum vardı gidecek. Yolcunun halinden yolcu anlar. Balıkları sipariş etmekte anlaşıverdik: iri karidesler ve ardından lagos.

Balıkla birlikte Okan rakı istedi. Gecelemeye niyetliydi Akyakada. Güneş denize indikten sonra gelenler olmaya başlamıştı lokantaya. Çok paralar kazanmıştı Okan. “Ama yemedim kimsenin hakkını ben, tırnaklarımla kazıdım hayatımı.” Bir elini yüzüne götürüp beyazlaşmış sakallarını sıvazladı: “Kırıştık işte erkenden de.” Benim işimle ilgili anlatabildiklerimi önceleri ilgiyle dinledi ise de sonraları bu ara ara zoraki bir ilgiye dönüştü. Bunu anladığımı anladığı anlarda ruhu sanki gittiği yerden hızla dönerek bir iki soru sıkıştırıyordu. Hararetli bir tartışmanın arasında birden kartını çıkarıp verdi bana : “Unuturum sonra ben, kopmayalım diye…”. Tanımadığım bir şirketin tepe adamı…”Kartvizit çoktu bende…sata sata bir tek bu kaldı. Onu da halledeceğim yakında inşallah”. Ne demek istediğini anlamaya çalışırken, o nerede kalacağımı sordu gece. Yola devam edeceğimi öğrenince de kararını verdi kendi kendine. “Olmaz, bu saatten sonra yola çıkılmaz. Sana bir yer ayarlayalım” Kimse benim için karar vermiş değildir yıllardır, söylediklerime itiraz edilmesinden de hoşlanmam. Daha yeni tanıdığım bu adamın beni içinde düşürdüğü absürt duruma müdahil olmaya davranırken Okan cep telefonunu çıkarıp tuşlarına basmaya başlamıştı. “Yarın işlerim var, yavaş yavaş giderim…” gibi bir şeyler geveledim telefonla nereyi aradığını bilemeden. O, sol elinin ayasını bana doğru uzatmış, tebessüm ederek benim için otel rezervasyonu yapıyordu beni dinlemeden. İçimden yükselen köpürtüleri bastırmaya çalıştırarak sustum. “Bu gece patronu dinleyiver, hoş artık patronluk da kalmadı” dedi ve gülerek rakı şişesini işaret etti bana.

Hala görüşürüz Okan’la. Yaşadığı kente gittiğim zaman vaktim varsa gelir beni bulur. Tüm ısrarlarına karşın seyahatimi bir gün daha uzatmadığım için de hep söylenir bana. Motosiklete binmekten hoşlanmadığım için kendisine ayırdığını söylediği iki otomobilden birisi ile gelir he zaman. Diğeri arazi arabası olduğundan şehir içine sokmaz onu: “Yeterince görgüsüzlük yaptık zaten”.

Gökova körfezinin dibinde, azmak başında yediğimiz yemekten sonra, gece yarısına doğru , otomobilimde önümde motosikletiyle ilerlemekte olan Okan’ı izlerken sersem durumdaydım tek kelimeyle. Okan, gecenin ilerleyen saatlerinde içkinin de etkisiyle kendisini anlatmaya başladığında zaman zaman Yer Altından Notlar’ı okuyormuş gibi hissettim kendimi, zaman zaman da hiç alakası yok ama psikolog gibi. Önceleri kesik kesik, konuşmaların arasına yerleşen iç dökmeler, gecenin sonuna doğru monologa dönüşmüştü.

“Adi herifin biriyim ben aslında, bildiğin gibi değil. Üniversiteyi bitirir bitirmez nişanlandım sevgilimle. 5 ay sonra da aldattım. Çok dürüstüz ya, bunu da gidip söyledim evlilik hazırlıkları yapan kıza. Perişan oldu. Aileler falan araya girdi ama iş şirazesinden çıkmıştı bir kere. Kız intihara kalkıştı, kurtardılar. Ailece rezil olduk. Peder resti çekti ve evden ayrılıp yurt dışına kaçmakta buldum çareyi. 2 yıl sonra döndüm geri. Pederle barıştık. Kendime bir iş kurmama yardım etti, bir daha da karışmadı bana; aslında hiç affetmedi beni yaptığım için. 3 yıl sonra da evlendim. Babama hiç çekmemişim ben, eşimi de aldattım. Anlayınca kıyametler koptu yine. Peder tümden resti çekti bu kez. Yıkıldı ortalık, boşandık. Boşanmanın mali külfetini kaldıramayınca işime ortak almak zorunda kaldım. Çocuklar eski eşimde kaldılar. Önceleri arada bir görürdüm. Sonra iş yaşamı çok ağır gelince açıldı ara iyice” Durdu ve bir bardak suyu dikti tepesine, soluksuz. “Sıkılmıyorsun değil mi?”

“Ortağımla işler önce çok, hatta çok çok iyi idi. Yıllarca iyi para kazandık, bizimle çalışanlara da kazandırdık. Sonraları anlaşmazlıklar çıkmaya başladı. Ben daha çok para kazanalım derken, o temiz iş yapalım, sakin olalım derdinde idi. Aklım almadı bu tarzı o yıllarda. Koca bir şirket olmuşuz, yanına iki tane daha kurmuşuz. İnsan şirketi neden kurar? Para kazanmak için değil mi? Başımı iki yana salladım hayır anlamında. “Bunu şimdi söylüyorsun ama. Ortağımla görüşlerimizdeki ayrılıklar keskinleşmeye başlayınca ondan habersiz bir başka şirket hazırlıklarına başladım. Şirketin idari kadrosunda bazı kilit personeli yanıma çektim. Gizli gizli yürüttük hazırlıkları. Her şey olgunlaşınca da şirketi resmileştirdim. Konuyu da ortağıma açıverdim bir toplantıda. Yanıma çektiğim personel bir gün içinde şirket değiştirdi. Ortağım şok geçirdi.”

Ortağının altını oyduğunu ve bunun hiç etik olmadığını söyledim beklemeden. “O zamanlar öyle gelmemişti. Bir de sevgilim vardı kendine göre geniş bir çevresi olan hırslı bir kadın. Çok destekledi beni. Ortağımla şirketin mallarını paylaştık. Onu orada bırakıp kendi şirketime geçtim. Diğer iki şirketin paylarını da sattım ona. Adım piyasada atak iş adamına çıktı. Sevgilime ek olarak bir iki ilişkim daha oldu yıllar geçtikçe. Bunu bildiği halde sesi çıkmadı kadının hiç.” Yüzüne bakarak gülünce “Gülersin tabii” dedi. “Boynuzlanmanın da tadına baktık sonunda. Neyse, bu arada şirketten para sızdığı çıktı ortaya.”

Tam ağzımı açacaktım ki “Yok, tahmin ettiğin değil, o daha sonra ortaya çıktı. Şirket klasiği yaşadık. Satış ve Muhasebe el ele vermişler. Tabii para bol aktığından ben durumu anlayıncaya kadar giden gitmiş. Mahkemelerle falan uğraştık bir iki yıl. Toparladım ortalığı ve yine tam gaz giderken işe sevgili durumu patlak verdi ve kendimi hastanede buldum”

“Damar tıkanıklığı, kronik yorgunluk derken bir müddet hastanede kaldıktan sonra tekrar işe döndüm. Alışmışız, tempoya döndük tekrar. Ben yokken durağanlaşan konuları canlandırdım tekrar. Sevgili evde ne varsa alıp gitmiş. Giden para olsun dedim ama canım da sıkılmıyor değildi aklıma geldikçe. Seyahatler, toplantılar devam etti bir müddet ama, kadının yaptığı da zaman zaman gelir dururdu aklıma. Hala gelir de…Müstahakmışım ben birader. Bu arada, gergin bir toplantıdan sonra kendimi yine hastanede buldum. Arkadaşlar falan da var. Ameliyat dedi doktorlar. Yattık masaya. Gözümü açtığımda odamda genç bir çift fark ettim hayal meyal. Hemşireler, hekimler girip çıkıyorlar odaya…”

Yüzü iyice kırşmıştı. Başını azmaka doğru çevirip durdu bir an “Arada bir bi “babamız” lafını duyuyorum ama anlamıyorum birşey” Kadehini kaldırım bir yudum aldı. “Benim kızla oğlanmış, arkadaşlar haber vermişler…Yıllardır doğru dürüst görmediğim…” Sustu.

Bitmişti yemek artık, rakı da bitmişti. Elindeki boş kadehi masaya koydu yavaşça Okan. Kahve istedik. Likörle birlikte getirdiler.

“Üç ay yattım hastanede. Ameliyat zor değil ama çocuklar da, arkadaşlar da istemediler çıkmamı. Aslında bu dönemi doğru dürüst anımsayamıyorum. İlaçların etkisi olabilir dedi doktor. Arada bir çocuklar ziyarete geldiklerinde yüzlerine bakamıyordum. Çok zor geliyordu. Bu yaşta utanma duygusu zor geliyor insana, hele benim gibi ar damarı çatlamış birisine. Korkudan, annelerinin nasıl olduğunu bile soramadım o ara. Hastanede kaldığım süre başka bir dönem oldu. Hayatımda ilk kez insanların çaresizliğini, umut ışığı arayan gözlerini, gizli gizli ağlayan genç hemşireleri, genç doktorları gördüm. Odama uğradıklarında konuşurduk bazan. Benim ne halt olduğuma dair bir fikirleri olmadığından yatan hastaların dertlerini, intihar vakalarını ve nedenlerini, ölümcül hastaların durumunu, parasızlıktan kıvrananları anlatırlardı. Orada üç ay mal gibi yattım ben arkadaş, parasını ödeyip millet hastane köşelerinde kıvranırken, mal gibi üç ay yattım! Yattıkça yatasım geldi. Yediğim ilaçlardan mıdır, ameliyattan mıdır nedir aklıma iş falan gelmedi hiç? Ama geceleri içim daralıyordu. İlk nişanlı, çocukların annesi, ortağımın aptallaşan yüzü….Bir sürü kitap okudum geceleri. Şu bizim ünlü bir psikolog var, onun kitapları falan. Üç ayın sonunda elimde bir sürü yasak listesi ile çıktım hastaneden. Canım sıkılıyordu, nedenini bilmiyordum. Eve gitmek istemedim, bir otele yerleştim. Bir ayda orada kaldım. Arada bir işe gittim ama çoğunlukla otelin toplantı odalarından birisini kullandık. Geceleri zor uyuduğum için doktorlar bir psikolog tavsiye ettiler. Sonu gelmez toplantılar, bir türlü çözemediğim olaylar, eşim, nişanlım, sevgilim falan nöbetleşe ziyaret ederlerdi geceleri. “Bunu söylerken sağ elinin işaret parmağını şakağına götürerek boşlukta daireler çizdi. “Sağ olsun faydasını gördüm.”

“Şirkette işler düzenliydi, harika olmasa da. Sıkıldım otelden de. Bir sevgilim oldu, ondan da sıkıldım. Çocuklarla arada bir görüştük. Her şeyden sıkılmaya başladım. Bir arkadaş ölüm korkusunun beni sardığını söyledi; şirket, iş falan umurumda değildi gibi sanki. Bir gün bir toplantıda gene para pul, pazarlama, stratejiler falan konuşulurken birden çok sıkıldığımı ve seyahate çıkacağımı söyledim müdürlere. Birisi motosikletle kısa turlara gitmemi önerdi, öbürü şirkete ortak olmak istediğini, Osman benim çalışmadan duramayacağımı, diğeri ise şirketin karavanını alıp gitmemi falan. Gençliğimden beri motorları severim. Aldık bir motor. Şirkete ortak olmak isteyene, diğerlerini de dahil ederek bir başka küçük şirketimizi toptan sattım. Öbür şirketi istemediler. Onu da elden çıkardık. Ana şirketin hisselerinin de çoğunu bunlara verdim, hala ödüyorlar paralarını”

Derin bir nefes aldı. Azmakın lokantanın ışıklarından yansıyan kararmış akınıtısına dikiliydi gözleri. “Bir motor kulübüne üye olup yeni arkadaşlar edindim. Yola çıkışımdan bir hafta önce ani bir kararla ilk nişanlımın adresini öğrendim eski ortak arkadaşlar aracılığıyla ve motorla doğruca yaşadığı şehre gittim” Hayretler içinde bakıyordum. “Telefon bile etmeden doğruca evine gittim bir buket çiçekle…” Kahvesinden bir yudum aldı. “Akşam sekizde kapıyı çaldım, bir delikanlı açtı kapıyı. Beni çiçekçi zannetti annesinin adına çiçek var deyince ve içeri doğru seslendi. Esin yavaşça kapıda belirdi ve ben konuşmaya başlar başlamaz tanıdı beni. Aynı çıtır beden, yaşlanmış yüz ve hala güzel. Yüzücüydü. Çiçeği uzatırken kuruyan dilimi ağzımın içinde zorla çevirerek sadece “Özür diliyorum” dedim. “Özür diliyorum senden” Çiçeği aldı ve öylece kaldı bir an. “Gelsene içeri” diyebildi ama girmedim. Arkamı dönüp merdivenlerden koşarak indim ve kendimi dışarı attım.” Kağıt peçeteye uzanıp ağzını kuruladı, nedensiz. Sustu.

“İkinci özür çocuklarımın annesine gitti. Orada biraz oturdum, içim ezilerek. Evlenmemiş. Çocuklar önceden haberdar oldukları için evdelerdi. Sanırım annelerinin haberi vardı geleceğimden, bilmiyorum. Nafak falan tamam da. nasıl geçindiklerinden asla haberim olmamıştı yıllardır. Utanıyordum, daha önceleri bilmediğim bir duygu. Belli etmemeye çalışsam da utanıyordum. Son dönemde başıma gelenlerden haberdar olmuştu. Geçmiş olsun dedi. Ses çıkarmadan beni dinlediler. Ertesi gün bankaya gittik avukatımla birlikte ve üzerimdeki varlıkların büyük bölümünü aktardım, evleri falan da daha sonra avukat halletti. Ayrılırken tekrar özür diledim. Ne yapacağımı sordu. Daha özür dilenecekler vardı bir kaç tane…Bunu duyunca “Seni ben evcilleştiremedim ama hayat becerdi seni galiba Okan” dedi, “çok akıllı kadındı.” “Değdi mi bari?” Gözlerime bakıyordu doğruca. Değip değmediğini sormadım.

Üçüncü özür dilemeyi altını oyduğu eski ortağına yaptı Okan. Bunu dördüncü, beşinci ve diğerleri takip etti. İlk üçünü anladığımı ama diğerlerini anlamadığımı söyledim. Hastanede yatarken iş yapıyorum diye yaptığı “adi”likleri, kırdığı arkadaşlarını bir bir listelediğini ve bunları temizlemek istediğini söyledi. Bir haftadır da Marmarisdeydi. “Çocukların annesine ev aldım da.”

Yorgunluk, ağır yemek, açık hava hepsi birden üzerime çökmeye başlamıştı Ortama rağmen çok sıkılmaya başladığımı hissettim. Motosikletçinin yüzündeki kırışıklar derinleşmişti, lokantanın loş ışığı altında sanki daha bir çirkindi artık.

Daha sonraki görüşmelerimizde Okan’ın gözlerinde o geceki ifadeyi hiç görmedim.

O, ısrarla hesabı ödemek isteyince bıraktım, ödesin. Bir an önce sahile inmek ve kafamı dinlemek istiyordum. Otele gelince, Okan’a iyi geceler dileyip doğruca odama çıktım ve on dakika sonra sahile indim yürüyerek. Islak şezlonglardan birisinde, ıslaklığını hissedinceye kadar yattım yıldızlara bakarak.

Ertesi sabah kahvaltıda Okan görünmedi. Hesabı ödemek için resepsiyona gittiğimde sabah erkenden gittiğini söylediler. “Sizin hesabınızı da Okan bey ödedi efendim”

Not: Benim hikayem degildir
Yorum Yorum Yok

Hoşgeldin, Ziyaretçi

Sitemizden yararlanabilmek için kayıt olmalısınız.

Forumda Ara

Forum İstatistikleri

Toplam Üyeler 244
Son Üye t0mbuL
Toplam Konular 5,745
Toplam Yorumlar 7,598

Kimler Çevrimiçi

Şu anda 65 aktif kullanıcı var. Applebot, Bing, Google
(0 Üye - 62 Ziyaretçi)

Son Yazılanlar

BultenHub ile Otomatik Ha...

Son Yorum: aysuyigiter 23 dakika önce

Playpik ile Görsellerde A...

Son Yorum: aysuyigiter 1 saat önce

DJ-Kafkasya wWw.Mircte.Or...

Son Yorum: eFe 1 saat önce

DJ-SaRuCa wWw.Mircte.Org`...

Son Yorum: eFe 3 saat önce

İzmir Konak YKS Kurs Tavs...

Son Yorum: aysuyigiter 5 saat önce

İlaçsız Nöropatik Ağrı Te...

Son Yorum: aysuyigiter 7 saat önce

DJ-Elifff wWw.Mircte.Org`...

Son Yorum: eFe 11 saat önce

Ömür Medikal ile Tansiyon...

Son Yorum: birsevda Bugün, 01:01 AM

Manisa Psikolog ve Danışm...

Son Yorum: nullsix Dün, 04:06 PM

Malatya Sigortacılığı: En...

Son Yorum: nullsix Dün, 03:52 PM