You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

1
1
#
Hoş geldin, Ziyaretçi!
Rütbeniz yok.
reklam
Statü: Çevrimdışı
Stil Ayarları
Yazar: AdM
“Abi bak zeytini nasıl toplayacaksın biliyor musun?” dedi, kahvesinden bir yudum almadan önce.

“E, öğrendik artık yıllardır…” dememe kalmadan lafı ağzıma tıkıp sözüne devam etti kahve fincanını sehpanın üzerindeki tabağına bırakırken:

“Bizim dayıoğlu vardı. 20 yaş vardır büyük benden. Onların zeytinlerini toplamaya giderdik eskiden…” Bu sefer ben kestim sözünü; dayısı yoktu ki dayı oğlu olsun:

“Yani annenin abisinin oğlu? senin dayın mı vardı Ahmet?”

“Ya biz dayıoğlu diyoruz da aslında annemin dayısının kayın biraderinin halaoğlu. Biz dayıoğlu diyoruz, yakın akraba”

Düğüm oldum: “Eeee? Nasıl yakın ya?”

“Yakın işte!. İşte bu Rükneddin dayımın zeytinleri…”

“Amma da isimmiş ha” dedim, “Ama eskiden böyleydi tabi”

Ben gülüverince Ahmet, Rüknettin’in nüfus kağıdını kaybettiğini ve yenisini çıkarırken nüfus memurunun takdire şayan bir şekilde asıl adı Nurettin’i el yazısı ile nüfus kağıdına Rüknettin olarak geçirdiğini anımsadı. Eskiden nüfus kağıtları kalın uçlu mürekkepli kalemlerle yazılırdı. Bir kere de yazıldı mı, alırken dikkat etmezsen öyle kalırdın artık!

Bizim bahçede 9 yıl önce diktiğimiz bir zeytin ağacımız var. Garibim zar zor büyüdü, zira toprak iyi değil, bizim de acemilik zamanlarımıza denk geldi, bakamadık doğru dürüst. Hastalandı, ilaçladık, budadık falan filan nihayet geçen yıl ve bu yıl 3 kilo kadarcık zeytin verdi. Cinsi de şansımıza pek iyi değil. Geçen yıl bahçenin bir başka tarafına 3 Edremit fidanı diktik, onlardan umutluyuz, güzel gelişiyorlar. Bugün işte bu zeytin ağacımızın üstündeki zeytinleri toplarken bu arkadaşım çıkıp geliverdi. Foça’ya giderken uğramak istemiş. Adı lazım değil şimdi, Ahmet diyelim. Ankara’dan tanırım. İyi insandır. Aynı lisede okuduk. Ceviz’in altında oturmuş kahve içiyorduk.

“Abi zeytinden düşmeden zeytin toplamayı öğrenemezsin.! Ben Rüknettin dayımın ağacından kaç kere düştüm bilmiyorum. Sen düştün mü hiç? Düşmemişsindir”

“Düşmedim”

“Nasıl topluyorsun zeytini?

“Elimi uzatıp alıyorum oğlum, nasıl toplayacağım?” dedim elimi topluyormuş gibi yukarı uzatarak.

“Yok yani, sopayla falan vurulmaz da..”

“Ahmet, salak mıyım ben? Neden ağaca vurayım sopayla? Küçük zaten daha!”

“Büyük olsa vuracaksın yani” dedi sırıtarak. “Vururlar abi, herkes vurur, vurulmaz ama. Rüknettin dayım çok kızardı biz sopayla vurunca.”

“…”

“Bi de zeytin bi’ yıl verir bi’ yıl vermez, vermeyince dikkat edeceksin. Sopayla zeyin toplama abi dinle beni sen”

“Bizim ağaç her yıl veriyor Ahmet! Elimizle topluyoruz belki ondandır.”

“Yanlışın var abi, vermez!, Rükneddin dayımın…”

“Başlatma Rüknettin dayına Ahmet, veriyor işte!”

“Abi dinlemiyorsun ki, benim hayatım zeytinlerle geçti. Rükneddin dayımın zeytinlerini toplardık hep…” Sözünü kesiverdim dayanamayıp:

“Ahmet sen Ankara’da doğup büyümedin mi? Beraber büyüdük hatta. Sen zeytini nereden bileceksin?”

“Abi biz her yaz giderdik tatile Muğla’ya dayımın oraya. Hatırladın mı? Bahçesinde vardı zeytini Rükneddin dayımın. Ona tırmanırdık…” Tansiyonum yükseliyordu artık:

“Ahmet arkadaşım, Zeytin yazın olmaz ki?!

“Ya tamam da işte çıkardık ağaca biz de. Abi zeytini budarken dalların arasından kuş geçecek kadar aralık bırakacaksın derdi hep Rükneddin dayım. Zeytini toplarken de dallarına dikkat edeceksin, onları kırma sakın yoksa seneye vermez. O zeytinlerin olduğu ince dalları kırılırsa acı olur seneye zeytin bi’ de seneye vermez sonra. Böyle aradan ellerini uzatıp toplayıp torbaya atacaksın ama sakın torbayı çok doldurma alttakiler ezilir. Sen nasıl topladın?”

“Yere koyduğum geniş bir çamaşır sepetine attım kopardıklarımı”

“Olmaz abi, acı olacak göreceksin, kırılır o çarpınca. Olmadı yere çarşaf ser, kopardıklarını üzerine at. Nasıl tuzladın? Bir kilo zeytine 1 çay bardağı iri tuz koyun acısını alır abi. Rükneddin dayımlar hem çuvala hem bidona basardı tadından yenmez vallahi”

“O kadar tuzla yenmez tabi, çok o tuz Ahmet, o kadar konmaz. Siz öyle mi yapıyorsunuz?”

” Yok abi Ankara’da nerden bulacağız tuzlayacak güzel zeytini.” Abi acısı çıkmaz az tuzla, zeytin tuzda olur, korkma koy sen bak beni dinle”

“E Rükneddin dayından alsana sen zeytin!”

“Abi bi tane ağacı var zaten, kime yetsin?”

“…”

Yoluna devam etmek için izin isteyince Ahmet’e tavukların yumurtalarından bir koli verdik. Arabasına doğru geçirirken o hala Rüknettin dayısının nasıl zeyin sıktırdığını anlatıyordu: ” Soğuk sıkım dedikleri de yalan abi, bak kandırırlar seni de, soğuk falan değil abi o"
Yorum Yorum Yok
Yazar: AdM
[Resim: 281800_353766848042931_811565491_n.jpg]
Bir padişahın bir hizmetkarı vardı. Padişah ona diğer hizmetkarlarından daha çok iltifat ederdi ve diğer hizmetkarlar bu yönden hüzünlü idiler. Halbuki öteki hizmetkarlar güzellikte ve kıymetçe ondan üstün idiler. Nedimler ve padişahın özel işlerinde bulunanlar bu halin hikmetini sorunca onlara o beğenilen hizmetkarın diğerlerinden üstünlük ve ayrıcalığını açıklamak istedi. 

Bir gün avlanmaya çıkıp giderlerken hizmetkarları da padişahın yanında idiler. Padişah uzaktan görünen karlı bir dağa baktı. O hizmetkar hemen uğurlu atını sürüp ileri koştu. Orada bulunanlar onun ileri atılmasının sebebini tahmin edemeyip şaşırdılar ve niye gittiğini bilemediler. Kısa bir süre sonra elinde bir miktar kar olduğu halde hızlıca geldi. Padişah hizmetkara dedi ki:

“Benim kar istediğimi nasıl bildin?”

Hizmetkar dedi ki:

“Kardan yana bakan sultanı gördüm, onun için kar getirmeye gittim. Çünkü padişahlar bir şeye kasıtsız ve sebepsiz bakmazlar. Onlardan anlamsız bir iş aşikar olmaz. “

Padişah da hizmetkarlarıyla maiyet halkına dedi ki:

“Her birinizin bir işi vardır. Onun işi ise benim bakışlarımı gözetmesi ve hallerimi denetlemesidir. Benim ona iltifatımın artmasının ve yönelmesinin sebebi budur.”
Yorum Yorum Yok
Yazar: AdM
[Resim: domuz.jpg]
24-25 yaşlarındaki gencin son zamanlarda baston yardımına muhtaç olacak kadar yürümesi zorlaşmıştı. Gören doktorlar hastalığın kasları erittiğini tespit ediyorlar, fakat ismini ve sebebini bulamıyorlardı. Sapasağlam sporcu bu genç nasıl olur da kısa zamanda böyle çökerdi?

Sonunda nöroloji profesörlerinin ortak konsültasyonuna çıkarıldı. Çeşitli sorulardan sonra, beyaz saçlı yaşlı bir profesörün yarım gözlüğünün üstünden gözlerini kısarak yönelttiği şu soru düğümü çözdü:

– Evladım, sen hiç domuz eti yedin mi?

Müslüman ismi taşıyan genç, Ataköy’de domuz eti de kullanılan bir lokantaya seyrek olmayarak gittiğini ve yediğini söyledi.

Bunun üzerine profesör; domuzda bulunan trişin denilen parazitin gencin adalesinde yerleşerek onu bu duruma düşürdüğünü izah etti. Maalesef, rahatsızlığın tedavisi mümkün değildi. Bu genç ömür boyu sakat kalacaktı.
Yorum Yorum Yok
Yazar: AdM
[Resim: bc3bclbc3bcl.jpg]
Bir gül bahçesindeki bülbül hal diliyle feryad ederek şahine sormuştur:

“Sen ve ben ikimiz de bir kuş olduğumuz halde neden senin yerin sultanın eli de benimki dikenli gül bahçesidir? Ve neden sen güzel kekliğin yürek ve böbreğini yer, her kuşu avlar, her isteğine kavuşur, sultanın yanında kadir ve kıymetin olur ve kuşların sultanı olursun da, ben ta sabahlara kadar bir gül goncasının açılmasını beklerim fakat ben uyumadıkça o açılmaz? Uyandığımda gül goncası ben görmeden açıldığı için bir türlü muradıma eremem de, dikenler içinde inleye inleye kan ağlar, yüreğime taşlar bağlarım?”

Bunun üzerine şahin şu şahane cevabı verir:

“Ben bin murad alır ve bir söylemezken sen bir murad almaz ve bin söylersen sonunda böyle muradsız kalır ve ah çekersin!”

Önce düşün sonra söyle. Akıllı olanın dili kalbinde, ahmak olanın kalbi de ağzındadır.
Kaynak: Marifetnâme, syf. 298
Yorum Yorum Yok
Yazar: AdM
[Resim: deve-ve-adam.jpg]
Kötü söz taşımak ve birbirine yakın olan insanları birbirinden koparmak, düşman etmek ve bu yolla ocakları söndürmek konusunda ibretli bir olay şudur:

Bir adam bir köleyi satın almak isterken satıcıya, “Bunun bir ayıbı yok mudur?” diye sormuş. Satıcı, “Ayıbı yoktur, ancak söz taşımayı sever.” demiş. Adam bunun önemli olmadığını düşünerek köleyi satın almış. Köle eve iyice yerleştikten sonra bir gün hanıma, “Kocan seni sevmiyor ve seni aldatıyor. Seni sevmesini istiyorsan uyurken çenesinin altından birkaç tane kıl kes ve onları bana getir, üstüne okuyayım.” demiş. Ondan sonra adama gidip, “Hanımın seni sevmiyor ve seni birisiyle aldatıyor. Yakında da seni boğazlayıp öldürecektir. Bunu önlemek istiyorsan uyur gibi yap ve gör.” demiş. Adam uyur gibi yapmış. Kadın onun uyuduğunu zannederek bir ustura alıp gelmiş ve onun başucunda oturmuş. Adam usturayı ve kadının oturuşunu görünce ayağa fırlamış ve usturayı kadının elinden alıp hanımını kesmiş. Ondan sonra da kadının akrabaları gelerek adamı öldürmüşler.
Yorum Yorum Yok
Yazar: AdM
Hesaplar nerede başlar hayatımızda? Doğduğumuz ilk anda belki de. Adımızı belirlerken annemiz, babamız, bize güç verecek, bizim için gelecekte anlamlı olacak, adımız gibi olacağımız isimler seçmek isterler. Adımızla yaşamamız konusunda gelen dilekler ilk belirleyicisidir hayatımızın hesaplar üzerine kurulacağının.
İlk önce bizi en çok sevenler, sevdikleri için başlarlar bu işe. İyi bir okul, iyi dersler, erkenden belirlenmesi gereken ciddi bir meslek hayali gibi öncelikli hesaplar. Mesela doktor olma hayali kurabiliriz küçükken, öğretmen, mühendis falan… Ama küçükken büyüyünce palyaço olmayı isteyen bir çocuk ve bunu hoş karşılayan bir ebeveyn gördünüz mü hiç? Saçma belki palyaço olmak değil mi, ama hayali kurulabilecek bir şeyse madem değerlidir her halükarda. Bir çocuğun gelecek hayallerinin başlangıcıysa mesela, buysa ufkunu genişletecek olan, o dakika durdurursak bu cıvıl cıvıl isteği, doktor olması beklenebilir mi hiç ondan? Böyle sürüp gider uzunca bir süre hesaplarla. En asi olanımız bile sınırlar içerisinde asidir. Bizi büyüten kurallarla kurarız kendi çevremizi de. Arkadaşlıklarımızın sınırı vardır. Aşkımız belli kurallara göre yaşanmalıdır ki doğru olsun. İçimizden geldiği gibi yaşarsak aşkımızı da ya günahkâr oluruz ya bencil. Sonra bir iş sahibi oluruz ve evleniriz mesela. Sınırlar içerisindeki hayatımız bizim için zevklidir aslında çünkü olabilecekler bunlardan ibarettir sadece. Fazlasının hayalini kuramıyorsak eğer hayat zaten herkes için bunlardan ibarettir ve bunlar mutlu olmak için yeterlidir.
Bir de bunun yanında hayatı, rayında gitmesi gereken ve uğraması gereken her istasyondan sonra sona varan bir tren olarak görmeyenlerimiz vardır. Bunlar sürekli bu treni farklı yollardan sona götürmek isterler. Bilmedikleri belki de sonu bulamayacakları, tekrar başa dönecekleri ama önceden hesaplanmayan yollardan. Nasıl olmuşsa bu kişiler önlerine koyulan, tadını beğenmedikleri yemeği reddedip aç kalmayı tercih edebilmişlerdir. Bunlar yetinmeyi bilmezler hiçbir şeyle. Ne kadar da ukaladırlar değil mi? Hayat üzerine ahkam keserler sürekli. Hayatı çok iyi bildiklerinden değil, hayatın nasıl yaşanması gerektiğini, hangi anlamlarla yüklü olduğunu sürekli düşündüklerinden. Her şeyi o kadar çok düşünürler ki, artık onlar için çizgileri çok uzak olan belki de hiç olmayan sınırlar oluşur hayatta. Hayaller güzeldir ama bu geniş ufuklar içerisinde mutlu olmak o kadar da kolay değildir artık. Sürekli yapılmayı bekleyen işler vardır. Binlerce kilometre uzaktaki çocuklar açlıktan ölüyorsa bunda onların da payı vardır. İnsanlar hala düşünmekten korkuyorsa, konuşamıyorsa, bir çocuk yağmur altında titreyerek uyuyorsa her gün ve bunları görebiliyorsa birileri, görüp bir şey değiştiremiyorsa, mutlaka bir payı vardır. Bu koşturmacayla geçer bir ömür boyu belki de kendine bile faydası olmadan. Sadece kocaman bir dünya yarattıkları için kendilerine kocaman olur sorunları da. Sınırlarıyla yaşayanlarsa mutlu bitirirler hayatlarını belki yetindikleriyle. Belki de büyüdükçe fikirleri, hep mutlu olurlar. Onlar sonucunu bilmeden, bilmeyi hesaplamadan düşünürler. Düşündükçe genişleyen sınırlarında hiç yalnız kalmazlar. Hep milyonlar vardır yanlarında. Adını rengini bile bilmedikleri milyonlar. Başka kıtalarda, başka dilleri konuşan, hiçbir zaman tanıyamayacakları fakat aynı atan yüreklere sahip milyonlar. Bunun heyecanıyla yaşarlar hep ve tren son istasyona gelir. Tüm kompartımanlarda birbirini tanımayan milyonların çığlık çığlığa sessizliği vardır. Onların yüzyıllara yayılan birikimi…
Şimdi bir tercih yapmak gerekse, doğarken belirlenmiş ailemle, mutlu ve sınırlarımla son istasyona varmaktansa, milyonların sıcaklığında ve düşünerek, isteyerek geçirilmiş bir ömrün huzurlu sonunu seçerim. Hiçbir zaman sona gelmeyeceğime, birilerinin trene hep farklı raylar ve yollar inşa edeceğine inanmayı isterim. Yani her anı isteyerek yaşanılmış bir hayatın sonunda, yeni heyecanlarla, hayaller kurarak, inanarak trenden inmeyi…
Yorum Yorum Yok
Yazar: AdM
Çin’de bir adam, her gün boynuna dayadığı kalın sopanın iki ucuna astığıtestilerle dereden su taşırmış evine.. Bu testilerden birinin yan bölümündeçatlak varmış… Diğeri ise hiç kusursuz ve çatlaksızmış; ve her seferindebu kusursuz testi adamın doldurduğu suyun tümünü taşır, ulaştırırmışeve..Ama her zaman boynunda taşıdığı testilerden çatlak olanı eve yarım;diğeri dolu olarak varırmış iki yıl her gün bu şekilde geçmiş. Adam her ikitestiyi suyla doldururmuş ama evine vardığında sadece 1,5 testi sukalırmış…Tabi ki kusursuz, çatlaksız testi vazifesini mükemmel yaptığıiçin çok gururlanıyormuş. Fakat zavallı çatlak olan kusurlu testi, çokutanıyormuş. Doldurulan suyun sadece yarısını eve ulaştırabildiği için deçok üzülüyormuş. İki yılın sonunda bir gün, görevini yapamadığını düşünençatlak testi,ırmak kenarında adama şöyledemiş:’Kendimden utanıyorum. Şu yanımdaki çatlak nedeniyle, sular eve gidene kadarakıp gidiyor..’ Adam gülümseyerek dönmüş testiye; ‘Göremedin mi? Yolun senintarafında olan kısmı çiçeklerle dolu.Fakat kusursuz testinin tarafında hiç yok.Çünkü ben başından beri seninkusurunu, çatlaklığını biliyordum..Senin tarafına çiçek tohumları ektim.. Vehergün o yolda ben su taşırken,sen onları suladın.. 2 senedir o güzelçiçekleri toplayıp,masamı süslüyorum. Sen kusursuz olsaydın, o çatlağınolmasaydı evime böyle güzellik ve zarafet veremeyecektim’ diye cevap vermiş.
Yorum Yorum Yok
Yazar: AdM
[Resim: deprem-5-8f8l_cover.jpg]
Merhaba ;

      Depreme karşı dayanıklı yapılarda herkes yaşamak ister. Bunu tasarlamak ve uygulamakta biz mühendislerin sorumluluğundadır. Peki depreme karşı dayanıklı yapılar nasıl tasarlanır ? , ev alırken depreme karşı dayanıklı bir yapı olup olmadığını nasıl anlayabiliriz ? , deprem esnasında yapının davranışları bizlere neyi anlatıyor ? , En dayanıklı yapılar büyük ve ağır yapılar mıdır ? ; Bu soruların cevaplarını bu yazımızda ele alacağız.
 Tahtada Yazan Formül ‘’ E =m c2 ‘’
İnşaat Mühendisliği için en önemli konulardan biri olan deprem , betonarme derslerin de karşımıza çıkmaktadır. Deprem konusunu işlerken tahtaya kocaman bir E=mc2 yazıldı. Bu formülü duymayan görmeyen yoktur sanırım. Albert Einstein tarafından bulunan bu formül enerjiyi bizlere ifade etmektedir. Formüle basitçe bakacak olursak E = Enerji , m = kütle , c2 = ışık hızının karesi . Denklemde ışık hızı sabit olduğundan , kütle ile enerji doğru orantılıdır. Yani kütle artarsa enerji artar. Gelelim depremle bunun arasında ki bağıntıya , deprem bir enerjidir. Evet gözle görünmez , yönü tahmin edilemez bir enerjidir. Deprem ‘de açığa çıkan enerji ne kadar büyük olursa karşısında ki kütlede o kadar büyük olur. Yani bir yapı ne kadar ağır olursa depremde o kadar enerji çıkarır. Bu yüzden yapılar tasarlanırken mümkün olduğunca hafif olmalıdır. Yapıyı gereksiz yüklerle ağırlaştırmamak gerekir. Örneğin; duvarların yapımında kullanılacak alçıpan duvarlar ciddi anlamda binanın yükünü hafifletebilir.   

[Resim: images-2.jpg]
Fırtınalı Bir Havada Çınar ve Sazlığın Hikayesi 
Deprem bir enerji demiştik , gözle görünmüyor ve sandığımız gibi bir yönden yapıya etki etmiyor. Tarif etmek gerekirse , deprem enerjisini yapının her yerine işliyor .Tüm maddelerin içerisinden geçiyor hatta insan vücudunun bile. Deprem süresince oluşan enerji , bitene kadar maddeleri sarsarak enerjisini sönümlüyor. Bu esnada yapı salınıma başlıyor. Evet depremde zangır zangır sallandık derler ya hani işte bu nedenle. Deprem enerjisini yapıyı sallayarak atıyor. İşte depremin enerjisine karşı koyacak yapılar sallanmak zorundadır. Yapı tasarlanırken salınım süresi hesaplanır ve maksimum duruma göre tüm güvenlik katsayıları eklenerek bir yapının salınım süresi hesaplanır. Bu salınım süresi boyunca deprem anında yapı sallanır ve yıkılmaz. Halk arasında depremde sallanan yapılar depreme dayanıksız olarak düşünülür fakat yanlıştır. Aslında bu salınımlar tasarlanır ki depremin enerjisi salınımla atılsın hatta salınım süresi boyunca insanlar yapıyı terkedilebilsin diye. Şimdi bunları şöyle bir örnekle anlatalım . Fırtınalı bir gün hayal edelim. Rüzgar şiddetini artırmış , karşımızda bir adet yıllara meydan okumuş koca bir çınar var. Görüntüsü ve kütlesiyle heybetli duruyor. Yanında ise ince bir sazlık var. Bu fırtınalı günde hangisi daha kolay kırılır ? Sorumuzun cevabı ‘’ heybetli çınar ‘’ olacak . Çünkü kendi kütlesi o kadar ağır ve dalları o kadar rijit bir halde ki . Fırtınadan kaynaklı dalları çatırdamaya ve kırılmaya başlıyor . Fakat sazlık hafifliği ile ve gövdesinin esnek yapısından dolayı rüzgarın etkisi ile kırılmadan yatıp kalkabiliyor. İşte depremin etkisinde tasarlayacağımız yapılarda bir anlamda sazlık gibi olmalıdır. Salınım yapmasına izin verilmelidir.
Satın Alınacak Evin Depreme Dayanıklılığı Nasıl Anlaşılır ?
Maalesef bu sorunun cevabı o kadar kolay değil. Yapının şurasına bakın şöyle ise dayanıklıdır gibi cümleler pek doğru kabul edilemez. Depreme dayanıklı yapı bir çok etkene bağlıdır. Tasarım yapılırken zemin etütlerinin , statik ofisin raporlarının doğru olması gerekir. Bunun dışında yapı uygulama esnasında statik projeye uygun yapılması gerekmektedir. Bunu binanın yapımı esnasında bulunmadığınız için bilmeniz çok zordur gerçekten. Ama en azından bina yapımında bizzat çalışan mühendislerin sürekli halde bulunması riski azaltan faktörlerden biridir. Unutmayın ki denetimi olmayan bir yapı usta ve müteahhit elinde ciddi anlamda risk doğurmaktadır. Çünkü maliyeti düşürmek için her şey yapılabilmektedir. Ayrıca son yıllarda Deprem Yönetmeliğine göre artık yapılarda kullanılan hazır beton sınıfları daha kaliteli olmaktadır. Alacağınız yapı son yıllarda yapılmış olması riski azaltan bir diğer faktördür. İmkanınız varsa binanın yapımı esnasında ki fotoğrafları alıp bir inşaat mühendisinin görüşlerini almanız da fayda olacaktır.
[Resim: binanin-riskli-olup-olmadigi-nasil-anlasilir_55261.jpg]
Depremde yıkılmaz bir yapı tasarlanabilir ama sadece dayanıklı olması yapı için iyi bir tasarım denemez. Dayanıklı, mimari açıdan güzel ve aynı zaman da ekonomikte olmalıdır. Bunlar birbirine bağlı etkenlerdir. Deprem hayatımızın bir gerçeği fakat depremden korkmaktansa ahlaklı mühendisler , müteahhitler ve işçiler yetiştirmek için çabalamalıyız. Aslında her şey hesaplanmış ve doğru şekilde yapılmış olsa, depremde yapılarımız ayakta sapasağlam durabilirler



Kalın sağlıcakla..
Yorum Yorum Yok
Yazar: AdM
1995 yılında HTML‘in çıkışıyla o günün şartlarıyla zengin bir metin biçimlendirme alanı sunulmuştu. Fazla sürmeden sayfa dizaynında çok fazla esneklik sağlanmaması geliştiricilericileri yeni bir web teknolojisi arayışlarına itti.

1996 yılında CSS 1.0 sürümü W3C tarafından duyuruldu. Şuan CSS 2.1 sürümü güncel olarak kullanılmaktadır. CSS 3.0 çalışmaları devam etmektedir.

CSS çıkışından kısa bir süre sonra web geliştiricilerinin vazgeçemeyeceği bir teknoloji haline geldi. Yapısı itibariyle neredeyse tüm ihtiyaçları karşılıyordu. Ancak her güzelin bir kusuru vardır, CSS’inde tek kusuru bazı kodlarının her tarayıcıda aynı tepkiyi vermemesiydi, aslında bu CSS’in değil tarayıcıların kusuru ancak yinede CSS öğrenmeye başlayacaksanız ilk olarak bunu benimsemelisiniz
Yorum Yorum Yok
Yazar: AdM
[Resim: pexels-photo-736843.jpeg]
Hayatımız boyunca ufak tefek birçok kaygılarımız olmuştur. Ne yapmamız gerektiği önemlidir.

Peki: Kaygı Nedir? Belirtileri Nelerdir? Kaygı ile Nasıl başa çıkabiliriz? Hadi devam edelim

KAYGI NEDİR?
KAYGI (ANKSİYİTE): Sözlük anlamı, “Güçlü bir istek ya da dürtünün amacına ulaşamayacak gibi gözüktüğü durumlarda beliren tedirgin edici bir duygu.

Üzüntü, endişe duyulan düşünce, tasadır”.

Toplumun neredeyse yüzde on sekizi ( %18) İni etkisi altına alan psikolojik bir rahatsızlıktır.

Hayat kalitesini düşüren günlük hayat işlevlerimizi zorlaştıran durumdur.

Kaygı, tehlikeli durumlarda vücudun meydan okuması gerektiğini bildiren bir sinyal diyebiliriz.

Kişinin, korku ve endişe verdiği ruhsal ve bedensel tepkidir. Her insan zaman zaman kaygı ve endişe duygusu yaşar. Bu son derece normal sayılır.

Korkularınız o ana göre aşırı ise korkularınızdan kaçıyorsanız, iş ve sosyal hayatınızı olumsuz etkiliyorsa

Sürekli ve belirgin fark edilir bir hale geldiyse sizde kaygı bozukluğu olabilir. 

Bu sizin iradenizin zayıf olduğunu, güçsüz olduğunuzu ya da akıl hastası olduğunuzu göstermez.

KAYGI BELİRTİLERİ
Ne hissederiz: Titreme, sık nefes alma, çarpıntı, gerginlik baş dönmesi vb gibi.

Kaygı belirtilerini dört grupta inceleyebiliriz.

Bilişsel belirtiler
Duygusal belirtiler
Davranışsal belirtiler
Fizyolojik belirtiler gibi.
KAYGI ÖRNEKLERİ:

İnsanlar sevdiklerini kaybetmekten işsiz kalmaktan kaygı duyarlar.

Geleceğimiz için kaygılanırız, Sınava gireceksek kaygılanırız, kimi ailesi için, kimi malı mülkü için, saltanatı, mesleği için kaygılıdır.

Güveni sarsılmış istemediği bir olayı yaşamaktan korkmak, içten içe düşünülen olumsuz düşünceler, bunaltının üst derecesi, tedirginlik durumudur.

İnsanı fizyolojik olarak yıpratan bir durumdur. Korkunun içe yerleşmiş halidir. Heyecanı kontrol edememek gibi.

 Topluluk önünde konuşma yapacaksak, ilk iş günümüzse endişelerimiz ve olumsuz düşüncelerimiz olmuştur.

Fakat bu durum uzun süreli oluyor ve düşüncelerimizi etkiliyorsa kaygı bozukluğu yaşıyoruzdur.

Mutlaka bir uzmandan yardım almalıyız.

Gelecekte olabilecek tehlikeleri aşırı düşünmemiz.

Korku ve panik kısa sürerken kaygı kronik kalıcıdır.

Kaygılı insan başkasına objektif bakamaz, kendi yaşadıklarını düşünür, bunu diğerine yükler.

Saçların beyazlaması, dökülmesi, uykusuzluk, iletişimsizlik, kuruntulu olmak vb belirtileri olabilir.

Kaygı duymak şüphelenmek tir, ütünün fişini çektim mi? Ocağın altını kapattım mı? Işığı söndürdüm mü? vb gibi.

KAYGI BOZUKLUĞU TÜRLERİ

Sosyal kaygı bozukluğu
Seçici konuşma bozukluğu
Panik atak
Ayrılma kaygısı bozukluğu
Sağlık sorununa bağlı kaygı bozukluğu
Yaygın anksiyite bozukluğu
Obsesif kombulsif bozukluklar
Tramvatik stres bozukluğu
Fobiler (klorosfobi, agorafobi vb) gibi.
Fiziksel ve Ruhsal stres durumuyla baş etmek için yapmamız gereken önemli şeyler vardır.

Sağlıklı beslenme, Egzersiz yapma, en önemli yöntemlerdir.

Size iyi gelen şeylerle uğraşmak kaygı düzeyinizi azaltacaktır. Güvendiğiniz dostlarınızla vakit geçirerek,

Müzik dinleyerek, resim yaparak, yazı yazarak, sosyal aktivitelerde bulunarak vb işlerle uğraşarak kaygı düzeyinizi aza indirebiliriz.

Kaygılanmadan yaşamalı insan ne dünde ne yarında kalmalı dolu dolu an’ ı yaşamalı.

Aşırı düşünmeden yormadan beynini, hayattan keyif almalı. Yaşam tarzına müdahale etmek için beynine yüklenmemeli,

Takıntılı olmamalı, geleceği düşünerek an’ ı hatıralarda bırakmamalı, yaşamalı doyasıya.

Dolu dolu hayattan zevk almalı, KAYGISIZCA YAŞAMALI İNSAN…
Yorum Yorum Yok

Hoşgeldin, Ziyaretçi

Sitemizden yararlanabilmek için kayıt olmalısınız.

Forumda Ara

Forum İstatistikleri

Toplam Üyeler 244
Son Üye t0mbuL
Toplam Konular 5,745
Toplam Yorumlar 7,598

Kimler Çevrimiçi

Şu anda 77 aktif kullanıcı var. Applebot, Bing, Google
(0 Üye - 74 Ziyaretçi)

Son Yazılanlar

BultenHub ile Otomatik Ha...

Son Yorum: aysuyigiter 26 dakika önce

Playpik ile Görsellerde A...

Son Yorum: aysuyigiter 1 saat önce

DJ-Kafkasya wWw.Mircte.Or...

Son Yorum: eFe 2 saat önce

DJ-SaRuCa wWw.Mircte.Org`...

Son Yorum: eFe 3 saat önce

İzmir Konak YKS Kurs Tavs...

Son Yorum: aysuyigiter 5 saat önce

İlaçsız Nöropatik Ağrı Te...

Son Yorum: aysuyigiter 7 saat önce

DJ-Elifff wWw.Mircte.Org`...

Son Yorum: eFe 11 saat önce

Ömür Medikal ile Tansiyon...

Son Yorum: birsevda Bugün, 01:01 AM

Manisa Psikolog ve Danışm...

Son Yorum: nullsix Dün, 04:06 PM

Malatya Sigortacılığı: En...

Son Yorum: nullsix Dün, 03:52 PM